Şiirin Kaybolduğu Nokta: Mesnevinin Dizginlenemez Coğrafyası

Paylaş:

Sanat Araştırmaları Merkezi’nin düzenlediği Klasik Türk Edebiyatı Konuşmaları program dizisinin on altıncı oturumu, University of Washington’dan Selim S. Kuru’nun “Şiirin Kaybolduğu Nokta: Mesnevinin Dizginlenemez Coğrafyası” başlıklı sunumuyla gerçekleşti.

Mesnevi’yi bir “türler ormanı” olarak niteleyen Kuru, dizgine gelmez bir eserler coğrafyasıyla karşı karşıya olduğumuzu belirtti. İsmail Ünver’in umumi kabul görmüş mesnevi tasnifini zikreden konuşmacı, i) dini, tasavvufi, ahlaki ve ansiklopedik; ii) menkıbevi ve tarihsel; iii) sanat yönü ön planda olan; iv) toplum hayatından kesitler sunan mesneviler olarak dört farklı kümeden bahsetti. Bu gruplamayı kritik eden Kuru, bazı mesnevileri misal göstererek esasında bu dört kümenin kesişim noktaları ve gri alanları olduğunu ifade etti. Konuşmacıya göre bu alanlar, yataklık ettiği anlatıların konu ve kurguları açısından mesnevi biçiminin geniş bir coğrafya niteliği taşıdığını göstermektedir. Giriş, gelişme ve sonuç biçiminde bir anlatı barındıran mesneviler ile ansiklopedik ve bilgi verici karaktere sahip mesneviler arasında bir ayırım yapılmak suretiyle mesnevileri kümelendirmeyi tercih eden Kuru, hem anlatısal hem de bilgi verici nitelikte mesnevilerin de bulunduğunu zikretti.

Mesnevilerin nazmen kaleme alınması hasebiyle nazım ve nesir ayırımı üzerine bir yan tartışma açan konuşmacı, Gülşehrî ve Nev‘î’den nazmın müdafaasına matuf alıntılar yaptı. Buna göre, nesir yerine nazmı yeğlemenin en az iki gerekçesi mevcuttur: i) bozulmaya karşı nazmın nesirden daha sağlam oluşu; ii) bilgilendirme açısından nazmın daha ikna edici oluşu. Konuşmacıya göre, Osmanlı edebiyatında nazmın nesirden üstün addedilişi ve mesnevilerde beyit sayısının ekseriyetle fazla oluşu mesnevi biçiminin üstünlüğü konusunda fikir vermektedir.

Âşık Çelebi, Şeyhî, Latîfî, Sehî Bey gibi tezkire yazarlarının tanıklığı ışığında mesnevi yazmayı diğer biçimlerde hususen gazel biçiminde yazma ile karşılaştıran Kuru’ya göre tezkire yazarları, mesnevi ile gazel biçimlerinin zıtlık barındırdığını, birinde ehil olanın diğerinde zayıf olageldiğini (ki konuşmacıya göre burada kastedilen anlatı barındıran mesnevilerdir) iddia etmektedirler. Nihayetinde mesneviyi üstün tutan yazarların hangi gerekçeye dayandığı sorulduğunda, Kuru’ya göre, Âşık Çelebi’nin ifadesi yardımcı olabilir: “(…) gazel şâ‘ir hâline şâhid mesnevî hâkimdür.” Çelebi, gazelin ancak şairin şairliğine tanıklık edebileceğini, mesnevinin ise onun şiir yeteneği konusunda ölçüt olabileceğini söylemektedir. Çelebi’nin tezkiresinde Hayâlî’nin “(…) bir hikâyeye ibtidâ idüp itmâmiyle mukayyed olmak tekellüfdür; ben âlem-i tekellüfden degül, belki âlem-i teklîfden âzâde bir herîfüm” demesini gözeten Kuru, Çelebi’yi esas alarak, mesnevinin esasında bir hikaye anlatma eylemi olduğunu ifade etti. Diğer yandan konuşmacı, bilgi verme amacıyla yazılan, ansiklopedik karakterdeki mesneviler konusunda tezkire yazarlarının pek değerlendirme yapmadıklarını hatta bu cümleden eserleri şiirden epeyce ayırdıklarının dahi söylenebileceğini belirtti.

Mesnevilerin nasıl kurgulandığı ve nasıl okunduğu sorularını sorarak bir tartışma açan Kuru, Latîfî’nin mesnevide bir bütünlük arayışında olup öykünün akışını zorlamayan bir şiirsellik ararken, Çelebi’nin şiirsellik içinde bir mesnevi yazabilmeyi mühim gördüğünü zikretti. Mesnevilerin düzenine ilişkin olarak eser odaklı incelemelerde birçok meselenin ihmal edildiğini vurgulayan konuşmacı, hususen altbaşlık düzeneğinin gelişigüzel ele alınışının bazı sorunlar yarattığını ifade etti. Bunun bir örneği olarak, farklı mesneviler arasında mukayese yapılmasının önünü kapatacak tarzda altbaşlıklandırmaların yapılmasını gösterdi. Mesnevilerin nasıl kurgulandığı sorusuna henüz yeterli ağırlık verilmediğini söyleyen Kuru, mesnevilerin nasıl okunduğu sorusuna ise cevap bulmanın daha zor olduğunu belirtti. Konuşmacıya göre, Latîfî’ye istinat ederek mesnevilerin aynen yazıldıkları gibi parça parça okunduklarını, aynı konuda yazılmış mesneviler arasındaki karşılaştırmaların da parçalar üzerinden yapıldıklarını müdafaa etmektedir. Kuru, buradan yola çıkarak, mesneviler üzerine yapılacak çalışmalarda farklı mesnevilerin aynı konudaki parçalarını ele almanın önemini işaret etti. Yine konuşmacı, yapısalcı bir yaklaşımla, anlatı barındıran olsun bilgi veren olsun her tür mesneviyi çözümlemeye tutmayı mesnevilerin anlattığı öyküyü nesir olarak yeniden anlatmaktan daha anlamlı bir çalışma planı olarak görmektedir.

Mesneviyi derin ve geniş yatağından kah ayrılan kah birleşen kollarıyla bir akarsu yahut dallanan budaklanan ulu bir ağaç imgesi olarak düşünen Kuru, bu kolları ve dalları mesnevinin alttürleri olarak tahayyül etmektedir. Mesnevinin barındırdığı türlerin tarihini yazmak için bu ırmağın kollarını veya ağacın dallarını takip etmek gerektiğini belirten konuşmacı, bu eserlerin içerikleri kadar düzenlenme biçimlerini de incelemek için elimizde gayet geniş bir harita olması gerektiğini işaret etti. Mesnevi hakkındaki yakın zamanlarda kaleme alınmış edebiyat tarihlerindeki genel geçer yaklaşımlara itiraz eden Kuru, mesnevinin on altıncı yüzyılda altın çağını yaşamış ve sonrasında giderek sönmüş, on sekizinci yüzyılda Hüsn ü Aşk ile sona ermiş bir biçim olarak görmemek gerektiğini ifade etti. On sekizinci yüzyıldan sonra da mesnevi biçiminin yaşadığına misal olarak Ziya Paşa’nın Harâbât’ının önsözünü verdi.

Mesnevilerde bazı konuların kimi dönemlerde moda olup sonra da sönüşlerini ilginç bulan Kuru, edebiyat tarihlerinin bu noktayı ihmal ettiğini düşünmektedir. Belli bir konuda ya da türde yazılmış mesnevilerin yoğunlaşmaları ve seyrelmeleri ancak bu tür yapıtların ayrıntılı sıralamalarının bulunduğu bir veritabanı hazırlanarak mümkün olabileceğini söyleyen konuşmacı, böylece mesnevilere eğilirken bir edebi biçimin doğuşu, yükselişi ve çöküşü gibi bir mantıktan kurtulacağımızı belirtti.

Kuru’ya göre mesneviyi bir tür olarak düşünürken, onu bir yazma ve okuma pratiği bütünlüğü içinde bilmek gerekir. Hangi dönemde hangi eserin yeniden gündeme geldiği, bu gündeme gelişin ardındaki düzenekler, toplumsal ve bireysel ilgiler, mesnevi biçiminde yazılmış türler arasındaki ilişkiler, bu bütünlüğü incelemenin ana meseleleri olacaktır.

Mesnevinin yüz elli yıldan beri geri çekilmiş olduğunu söyleyen Kuru, bu çekilişi yazma, yayımlama ve okuma alışkanlıklarının dönüşümünü yeni düz yazı biçimlerinin on dokuzuncu yüzyılda yaygınlaşmasıyla birlikte düşünmektedir. Fakat ona göre, mesela Mehmed Akif Ersoy’un şiirlerinde yahut Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’nda devam eden bir nazma çekme öyküsü, mesnevi ırmağından akmaktadır.

Daha fazla göster

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir