İsveç İzlenimleri

Paylaş:

Çoğu zaman A Beautiful Mind’daki John Nash’i, onun odasını, penceresinin önündeki masasını ve dışarıya bakışını hatırlıyorum, odamın bir köşesini neredeyse kaplayan penceremin önüne kurulmuş masamdan, beyazlara bürünmüş dışarıya bakarken. Filmin bu sahnesinden biraz fazla etkilendiğimden olsa gerek; yoksa kendimi John Nash zannettiğim yok tabiî ki. Ama diğer taraftan teşbihte (John Nash – Feyzullah Yılmaz) hata olmayacağını da hatırlamak gerekiyor. 

İlk Gece…

1 Eylül 2005, Linköping’deki odama yerleştiğim ilk gün… Gece yatağa uzandığımda aklıma takılan ilk konu, bir gece önce kendi yatağımda, kendi odamda ve içinde kendi ailemin bulunduğu bir evde yatarken, bir gün sonra Avrupa’nın kuzeyinde, tanımadığım bir ülkede, tanımadığım bir şehirde ve tanımadığım insanlarla çevrili yabancı bir odada kendimi bulmamdı. Her şeyin bana yabancı olduğu ve benim de her şeye yabancı olduğum bu yerde nasıl oluyor da kendimi güvende hissedebiliyordum? Bu durum neden İstanbul’un bir yerinden diğer bir yerine, ya da Türkiye’nin bir yerinden başka bir yerine gitmekten ve geceyi orada geçirmekten daha farklıydı? Garip karşıladığım, korkularımı körükleyen, beni tedirgin eden şeyler gözümle gördüğüm yabancılıklar mıydı? İnsanlar, binalar, odalar, eşyalar, yollar… Ya da eksikliğini hissettiğim daha başka unsurlar mı beni bu şekilde tedirgin ediyordu?Bir gece, ya da bir gün içinde yaşadığım bu değişim benim için fazla hızlı olmuştu. Belki de olabileceklerin içinde en yavaşı, en olağanı buydu da, yavaş kalan bendim; bedenen, ruhen ve aklen. 

İsveç mi, Linköping mi, ya da Ryds Allé mi?

Yurtdışındaki tecrübelerin ve gözlemlerin anlatıldığı yazıların diğer yazılara nazaran, içinde “genellemeci olma” riskini daha fazla taşıdığını düşünüyorum. Çünkü aslında görülen, gözlemlenen, Ryds Allé’de, 17 numaralı binada ve 202 numaralı odada yaşayan Ingrid iken, onun tavırlarından, davranışlarından, sözlerinden çıkarılan manalar ve yapılan yorumlar okuyucuya aktarılırken bir değişime uğrar ve tekil Ingrid en dar anlamda “Linköpingliler”e ve daha geniş bir çerçevede ise “İsveçliler”e dönüşür. Doğal olarak benim de yazıya döktüğüm düşüncelerimin, tecrübelerimin birçoğunun aslında Ryds Allé’de yaşadıklarım, gördüklerim, duyduklarım ve hissettiklerimden beslendiği bilinmeli ve bu nokta yazı boyunca akılda tutulmalıdır. Bunun yanı sıra, zaman zaman “Linköpingliler” ve hatta bazen “İsveçliler” ifadeleri de kullanılacak, fakat bunların karşılıklarının olmasına azami gayret gösterilecektir.

Öncelikle bulunduğum şehir Linköping, küçük, sade, sessiz, yeşili bol, doğası güzel, havası temiz bir şehir. On beşe yakın bölgesi var ve her bölgede mutlaka “Centrum” denilen bir yer var. Burada günlük yaşantınızı devam ettirebilmenizi sağlayacak her şeyi bulabiliyorsunuz. Bunun dışında daha büyük, daha ucuz alışveriş merkezlerinin ya da daha doğru bir ifadeyle, her türlü ihtiyacınızı karşılayabileceğiniz şirketlerin toplandığı bir yer de var. “IKEA bölgesi” diyorlar, ama bölgenin asıl adı Tornby. Bu bölgede birçok büyük mağaza var ve aradığınız her şeyi bulabiliyorsunuz.

Benim yaşadığım yer olan Ryd ise daha ziyade bir öğrenci bölgesi. Burası neredeyse tamamen öğrenci yurtlarıyla dolu. Genişçe bir bölgeye, düzenli bir şekilde kurulmuş kutu gibi binalarda binlerce öğrenci yaşıyor. Yurt binaları “koridor” denilen bir sisteme göre düzenlenmiş. Her binada dört-beş tane koridor var ve her koridorda da sekiz oda var. Koridorlar kız erkek karışık. Herkesin odası, banyosu ve tuvaleti ayrı, fakat mutfak ve salon ortak kullanılıyor.

Linköping’de eğer tarihî ve güzel mimarili binalar görmek istiyorsanız, şehir merkezine gitmeniz, en azından Ryd’den çıkmanız gerekiyor. Görebildiğim kadarıyla İsveç’te her şehirde “Gamla City” denilen bir olgu var. “Gamla” eski demek, mesela “Gamla Stockholm”, Stockholm’un ilk kurulduğu bölge ve en eski, en köklü ve en güzel binaların (Kralın Sarayı, Meclis Binası, Stockholm Belediye Binası vs.) bulunduğu bölge. Burada da “Gamla Linköping” diye bir yer var, fakat daha ziyâde yüz sene öncesi Linköping’in nasıl olduğunu göstermek amacıyla kurulmuş turistik bir bölge. 

Linköping Üniversitesi1

1970’te bağımsız bir kolej olarak kurulan okul, 1975’te üniversite hüviyetine büründüğünde İsveç’in altıncı üniversitesiymiş. Şimdilerde ise dört fakültesi (Teknoloji Enstitüsü, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Eğitim Fakültesi ve Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi) ve yaklaşık 27.000 öğrencisiyle İsveç’in önde gelen üniversitelerinden biri haline gelmiş. Linköping’i, İsveç’in diğer üniversitelerinden ayıran iki özelliği, akademik açıdan interdisipliner ve eğitim yöntemleri vs. açısından da yenilikçi olması. Ki bu sayede, 1975 gibi geç bir tarihte kurulmuş olmasına rağmen, İsveç genelindeki yirmi beşten fazla üniversite arasında fen bilimlerinde beşinci, sosyal bilimlerde üçüncü ve tıpta ise birinci olduğu söyleniyor.2 Genel olarak İsveç, dünyada daha ziyâde fen bilimleri, mühendislik vs. alanlarındaki başarılarıyla biliniyor ve sosyal bilimler alanında ise pek de dikkate değer bir varlık göstermiyor.

Bu genel bilgilerin dışında, kendi okuduğum bölümle (International and European Relations) ilgili gözlemlerime gelince, adından da anlaşılabileceği üzere, programın iki boyutu var. Biri uluslararası ilişkiler, diğeri ise Avrupa ilişkileri boyutu. Üç dönem olarak düzenlenmiş programda, birinci dönem uluslararası ilişkilere ağırlık veriliyor ve Uluslararası İlişkiler Teorileri, Araştırma Yöntemleri, Uluslararası Ekonomi-Politik ve Uluslararası İlişkilerde Normatif Teoriler gibi dersler görülüyor. İkinci dönem ise Avrupa’ya yoğunlaşılıyor ve Avrupa Hukuku, Avrupa Kurumları ve Avrupa Birliği gibi dersler işleniyor. Üçüncü dönem ise tez yazımına ayrılmış. 

Dersler nasıl işleniyor?

Derslerde hocalar genellikle bir konu hakkında ödev veriyorlar ve iki-üç sayfalık bir yazıda bu konuyu ele almamızı, ayrıca ödevi sınıfta da sunmamızı istiyorlar. Dersler hoca ağırlıklı gitmiyor. Her şey öğrenci üzerinden yapılıyor, yani öğrenci her şeyi kendisi yapıyor. Bu yüzden, öğrenciyi ders ile boğmuyorlar ve bu da öğrenciye kendisini istediği şekilde geliştirebilmek için yeteri kadar boş vakit sağlıyor. Kitaplar kütüphanede, bilgiler internette. Bundan önce yurtdışında okul tecrübem olmadı, ama bildiğim, duyduğum, öğrendiğim kadarıyla, eğer gittiğin ülke kendi geleneği olan ve bu gelenek içinde kendi yetiştirdiği bilim insanlarına sahip bir ülke değilse, sana ne kendi geleneğinden bir şeyler katabilir, ne de o “ünlü” filozoflarıyla, bilim insanlarıyla sana ufuk açabilir. Daha önce zaten söylenmiş olanları, kitapta yazılanları sana aktarmaktan daha başka ne yapabilir? Olsa olsa, farklı eğitim yöntemleriyle, geniş kütüphanesiyle ve diğer imkânlarıyla bir katkı sağlar diye düşünüyorum. İşte tam burada, farklı eğitim yöntemleri demişken bir örnek vermek yerinde olur herhalde. Şimdiye kadar görebildiğim kadarıyla, hoca sınıfa kitapta yazanları anlatmak veya klasik bir ders anlatımı için gelmiyor. Bu da, yukarıda bahsettiğim eğitim yönteminin farklılığı ile alâkalı bir durum tabiî ki. Hoca daha ziyade, pratiğe yönelik incelikleri, işin kitapta anlatılan kısmının ötesinde, pratikte aslında nasıl yapıldığını anlatmaya, göstermeye çalışıyor. Mesela burada Araştırma Yöntemleri dersi aldım. Aslında bu dersi Türkiye’de de almıştım. Ama derslerin işlenişleri o kadar farklı ki, buradaki dersten öğrendiklerim benim için daha faydalı oldu. Burada hoca, araştırma yöntemlerini bize anlatmak yerine, yapmış olduğu bir araştırma projesinin safhalarını, nerede, nasıl ve ne yaptığını anlattı, yani bir nevi kendi çalışmalarından, tecrübelerinden hareketle bize neler yapmamız veya neler yapmamamız gerektiğini gösterdi.

Bunun dışında, derslerde sürekli olarak yazma ödevi veriliyor ve her ödeviniz de mutlaka okunuyor, inceleniyor, eleştiriliyor ve değerlendiriliyor. Yani neyi eksik, neyi yanlış, neyi doğru yaptığınızı görebiliyorsunuz. Buradaki eğitim sisteminin en güzel yanlarından birinin de, öğrencinin üretkenliğine, yaptıklarını gerçekten kendisinin yapmasına, kendini ifade etmesine ve kendine güven duymasına önem vermeleri olduğunu söyleyebilirim.

Son olarak İsveç eğitim sisteminde beğendiğim bir özellik, bir ders bitmeden ötekinin başlamaması. Örneğin, önce beş hafta boyunca sadece Uluslararası İlişkiler Teorisi dersi alınıyor. Beş haftanın sonunda, ders bitirilip sınavı yapıldıktan sonra diğer ders başlıyor. Bu sayede, bir ders süresince sadece o derse yoğunlaşma imkânı bulabiliyorsunuz. 

İsveçliler, Linköpingliler, Ryds Alléliler…

İsveç veya herhangi bir kuzey ülkesinin insanlarını anlatırken, en sık kullanılan sıfat büyük bir ihtimalle, “soğuk”’tur. Buraya ben de bu tür “önyargılarla” gelmiştim. İlk geldiğimde açıkçası biraz şaşırdım; güler yüzlü, birbirlerine sürekli selam veren ve sıcak davranan insanlarla karşılaşmıştım. Kime bir şey sorsanız elinden geldiği kadarıyla yardım ediyor, insanlar birbirlerine –en azından markette ve otobüste– selam veriyor, teşekkür ediyor ve güler yüzlü davranıyordu. İlk başlardaki kanaatim, buradaki insanların da Türkiye’dekilerden sıcaklık, soğukluk meselesinde çok da farklı olmadıklarıydı. Aslında soğuk demekle herkesin aynı şeyi kastedip kastetmediğini de tam olarak bilmiyordum.

İsveç’te neredeyse herkes İngilizce biliyor. Neredeyse herkes diyorum, çünkü geçenlerde, İsveç’e geldiğimden bu yana (yaklaşık dört aydır) ilk defa İngilizce bilmeyen bir kişiyle karşılaştım. Bu yüzden markette, kitapçıda, otobüste, trende vs. bir zorlukla karşılaşmıyorsunuz. Fakat bir yerlerde takıldığınız zaman mutlaka birilerine sormanız gerekiyor, çünkü sokaklarda hiç İngilizce işaret, yol tarifi ya da açıklayıcı not yok. Yiyeceklerin, giyeceklerin etiketlerinde de hep İsveççe yazıyor.

Eğlenceleri… Bara gitmek ve öğrenci evlerinde partiler düzenlemek. Genellikle Çarşamba, Cuma ve Cumartesi akşamları bara gidiyorlar. İçtikleri zaman, zil zurna sarhoş oluyorlar. Yabancılar olarak bizlere tavsiye edilen, eğer bir İsveçlinin bizim hakkımızdaki gerçek düşüncelerini öğrenmek istiyorsak, onlarla sarhoş oldukları anlarda konuşmamız.

Buranın güzel yanlarından biri de, herkesin kendi kendisine yetmesi, yetmesini bilmesi. Mesela sokağın ortasında elleri yağ içinde, saçları dağılmış, bir elinde anahtar, bir elinde pompa, bisikletinin patlak tekerini tamir etmeye çalışan kızları görmek oldukça olağan. Yemek yapmak, çamaşırları, bulaşıkları yıkamak, kendi söküğünü dikmek de her erkeğin hayatının bir parçası. Fakat bütün bunlar, üzerinde anlaşılarak kabul edilmiş kurallar gibi görünmesine rağmen, işlerin pek de düzgün gittiğini söyleyemeyiz. Mutfak, oturma odası gibi ortak kullanılan alanlarda zor da olsa yerine getirilen bazı sorumlulukların, özel alanlar olan odalarda hiç de umursanmadığını görüyoruz.

İsveç’in ilginç adetlerinden biri de fika: Herkesin oturma odasında toplanması ve birlikte bir şeyler içerek (genelde sıcak şeyler olması gerekiyor) havadan sudan konuşması. Gündelik yaşamda sabah 11 ve akşamüzeri saat 7-8 civarında yapılan bu etkinlik, öğrenci yurtlarında genellikle hafta sonları yapılıyor. Koridorlarda her haftanın fikasından birisi sorumlu oluyor. İçecekleri ve atıştırılacak şeyleri alıyor, masayı, bardakları vs. hazırlıyor. Sonra herkes toplanıyor, bir taraftan çaylarınızı, kahvelerinizi vs. yudumluyorsunuz, bir taraftan bir şeyler atıştırıyorsunuz, bir taraftan da sohbet ediyorsunuz. Benim görebildiğim kadarıyla fika, güzel bir sosyalleşme yöntemi, biraraya gelip, bir şeyler paylaşma fırsatı sunuyor.

Bu yazıyı, odamın bir köşesini neredeyse kaplayan penceremin önüne kurulmuş masamdan yazdım, ara sıra, beyazlara bürünmüş dışarıya bakarak ve yine A Beautiful Mind’daki John Nash’i hatırlayarak…

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir