Bir Çağdaş Sanat Öğrencisinin Londra İzlenimleri ve Daha Fazlası

Paylaş:

Lon­dra’da İlk De­ne­yim­ler

15 Ey­lül 2008 gü­nü öğ­le sa­at­le­rin­de İs­tan­bul Ata­türk Ha­va­li­ma­nı’ndan kal­kan uça­ğı­ma gi­der­ken tu­haf bir din­gin­lik var­dı üze­rim­de. 27 yıl­lık ha­ya­tı­nın 25 yı­lı­nı Eren­köy’de­ki evin­de ai­le­siy­le be­ra­ber ge­çir­miş bi­ri­nin bel­ki bi­raz te­laş­lı ol­ma­sı bek­le­nir­di. Ni­ha­ye­tin­de bu gi­diş, bir an­lam­da sev­dik­le­rin­den bir ay­rı­lış ol­du­ğu ka­dar mev­cut ha­yat kü­re­si­nin dı­şın­da yep­ye­ni bir ha­ya­ta uza­nan bir yol­da ya­şa­na­cak ra­di­kal bir ko­pu­şun da baş­lan­gı­cıy­dı. Üç bu­çuk sa­at sü­ren bir uçak yol­cu­lu­ğu­nun ar­dın­dan He­at­hrow Ulus­la­ra­ra­sı Ha­va­li­ma­nı’na in­di­ğim­de ha­va he­nüz ka­ra­rı­yor­du. Ka­la­ca­ğım ye­re git­mek için ye­ral­tı met­ro­su­na gir­dim. Doğ­ru­su dok­to­ra eği­ti­mi­mi sür­dür­mek için Lon­dra’ya gel­di­ğim­de bu be­nim bu şeh­re ger­çek­leş­tir­di­ğim ilk zi­ya­ret de­ğil­di. Bel­ki az ev­vel sö­zü­nü et­ti­ğim din­gin­lik­te bu­nun da bir par­ça pa­yı­nın ol­du­ğu­nu söy­le­mek yan­lış ol­maz. Do­la­yı­sıy­la kar­şı­laş­tı­ğım nes­ne­ler ve olay­lar be­nim için bir ‘ilk tec­rü­be’nin ko­nu­su de­ğil, üçün­cü de­fa de­ne­yim­le­nen ta­nı­dık ol­gu­lar­dı.

Lon­dra’yı ilk kez 2008’in Şu­bat ayın­da, Bo­ğa­zi­çi Üni­ver­si­te­si Fel­se­fe Bö­lü­mü ça­tı­sı al­tın­da yaz­dı­ğım yük­sek li­sans te­zi­min ko­nu­suy­la bağ­lan­tı­lı ola­rak Bir­ming­ham Üni­ver­si­te­si’nde dü­zen­le­nen Wal­ter Ben­ja­min and the Aest­he­tics of Chan­ge: In­ter­dis­cip­li­nary Con­fe­ren­ce baş­lık­lı ulus­la­ra­ra­sı bir kon­fe­rans­ta su­num yap­mak için İn­gil­te­re’ye gel­di­ğim­de zi­ya­ret et­miş­tim. 22-23 Şu­bat ta­rih­le­rin­de dü­zen­le­nen kon­fe­ran­sın he­men ar­dın­dan bir ak­şam vak­ti gel­di­ğim Lon­dra’da­ki Vik­tor­ya İs­tas­yo­nu’nda be­ni, Bo­ğa­zi­çi Üni­ver­si­te­si Türk Mü­zi­ği Ku­lü­bü ola­rak Al­bert Long Hall’da ver­di­ği­miz bir­çok kon­ser­de so­lo ic­ra­lar­da sah­ne­yi pay­laş­tı­ğım de­ğer­li dos­tum Ser­kan De­li­ce kar­şı­la­dı. Uni­ver­sity of the Arts’ta dok­to­ra eği­ti­mi­ni sür­dü­ren ve Os­man­lı kül­tür ta­ri­hi üze­ri­ne ça­lı­şan Ser­kan, evin­de mi­sa­fir ola­rak kal­dı­ğım bir haf­ta sü­re­sin­ce et­ti­ği­miz uzun soh­bet­ler­de Lon­dra’da dok­to­ra yap­ma fik­ri­ni ak­lı­ma ge­ti­ren ilk ki­şi­dir. Bu bir haf­ta sü­re zar­fın­da şe­hir­de yap­tı­ğım ge­zi­ler­de Bri­tish Mu­se­um’un sü­rek­li ser­gi­le­ri­nin ya­nı sı­ra, Na­tio­nal Gal­lery ve Vic­to­ri­a & Al­bert Mu­se­um’un bü­yü­le­yi­ci ko­lek­si­yon­la­rı­nı, ay­rı­ca Ta­te Mo­dern’da­ki Mar­cel Duc­hamp, Man Ray and Fran­cis Pi­ca­bi­a: The Mo­ment Art Chan­ged Fo­re­ver baş­lık­lı ser­gi­yi gör­me fır­sa­tım ol­du. Hat­ta bu so­nun­cu­su­na da­ir gü­lüm­se­ti­ci bir ha­tı­ram var.

Ser­gi­yi gez­me­ye baş­la­dı­ğım­da pro­fes­yo­nel fo­toğ­raf ma­ki­nem boy­num­day­dı ve ka­pa­lıy­dı. İçe­ri­de çe­kim yap­ma­nın ya­sak ol­du­ğu bil­gi­si gi­riş­te­ki me­mur ta­ra­fın­dan ba­na ha­tır­la­tıl­dı­ğı hal­de ra­hat dur­ma­dım ve “bu ya­sa­ğı yal­nız­ca bir ke­re de­le­bil­me şan­sı­mın ol­du­ğu­nun” bi­lin­cin­de ola­rak uy­gun anı kol­la­dım. Ne za­man ki ser­gi­nin bü­yük sa­lo­nun­da Mar­cel Duc­hamp’ın 1917’de New York’ta­ki Sa­lon des Indépen­dants’ta dü­zen­le­nen bir ser­gi­ye red­de­di­le­ce­ği­ni bi­le bi­le gön­der­di­ği R. Mutt im­za­lı se­ra­mik ‘pi­su­ar’la (Çeş­me) kar­şı­laş­tım, sa­lo­nun ka­pı­sın­da bek­le­yen gö­rev­li­nin dik­ka­ti­ni üze­ri­me çek­me­den ma­ki­ne­min ge­rek­li ayar­la­rı­nı yap­tım ve def­lan­şö­re bir de­fa ba­sa­rak pi­sua­rın an­lık bir di­ji­tal gö­rün­tü­sü­nü kay­det­tim. Pro­fes­yo­nel ma­ki­ne­le­rin sa­hi­bi­ne çıl­dır­tı­cı bir zevk bah­şe­den çe­kim se­si­ni işi­ten genç me­mu­re, bu se­sin zevk ver­me­den de çıl­dır­ta­bi­le­ce­ği­ni gös­te­ren şaş­kın ve kız­gın bir yüz ifa­de­siy­le ya­nı­ma yak­la­şa­rak “Pi­sua­rın fo­toğ­ra­fı­nı mı çek­ti­niz? Ba­yım, ger­çek­ten si­ze ina­na­mı­yo­rum! Bu­nu yap­ma­nı­zın ya­sak ol­du­ğu eli­niz­de­ki bro­şür­de ya­zı­yor, bu­nu ya­pa­maz­sı­nız!” di­ye­rek ho­mur­dan­ma­ya baş­la­dı. Be­nim­se pla­nım ha­zır­dı ve doğ­ru dü­rüst İn­gi­liz­ce bil­me­yen şap­şal tu­rist ro­lü­nü oy­na­ya­rak “Ba­yan, ina­nın çok üz­gü­nüm; bro­şür­de ya­zan­la­rı oku­ma­dım, lüt­fen ba­ğış­la­yın!” de­yip ki­bar­ca alt­tan alı­yor­dum. So­nun­da be­nim­le uğ­raş­mak­tan vaz­ge­çip “Ne yap­tı­ğı­nı­zı ke­sin­lik­le gör­me­dim!” di­ye­rek uzak­laş­tı ve ye­ri­ne git­ti. Doğ­ru­su onun bu ‘gö­rev ah­la­kı’ etik dü­şü­nür­le­ri­ni bi­le şa­şır­ta­cak den­li saf bir iç­ten­li­ğe ve iyi ni­ye­te da­ya­nı­yor gi­biy­di ve bu yüz­den de tak­di­ri hak edi­yor­du. Ne var ki be­nim gi­bi ama­tör gö­rü­nüm­lü bir til­ki­nin as­la ra­hat dur­ma­ya­ca­ğı­nı da mes­le­ki tec­rü­be­siy­le öğ­ren­di­ği için ol­sa ge­rek, göz ta­ki­biy­le ye­ni bir ham­le yap­ma­mı en­gel­le­me ça­ba­sı içe­ri­sin­dey­di. O anı ha­ya­tı­mın so­nu­na dek unut­ma­ya­ca­ğım.

Lon­dra’ya ikin­ci ge­li­şim ise Lon­dra Üni­ver­si­te­si Gold­smiths Ko­le­ji Gör­sel Kül­tür­ler Bö­lü­mü’ne yap­tı­ğım dok­to­ra baş­vu­ru­su ne­ti­ce­sin­de 2008 Tem­muz’unun son haf­ta­sın­da mü­la­ka­ta çağ­rıl­mam­la vu­ku bul­du. Bu ge­li­şim­de ise be­ni Pic­ca­dilly Cir­cus’ta sev­gi­li dos­tum Yu­suf Müf­tü­oğ­lu kar­şı­la­dı ve yol yor­gun­lu­ğu­mu ata­bil­mem için ci­var­da­ki gü­zel bir res­to­ran­da ba­na ak­şam ye­me­ği ıs­mar­la­ma lüt­fun­da bu­lun­du. LSE’de med­ya ça­lış­ma­la­rı ala­nın­da sür­dür­dü­ğü yük­sek li­sans eği­ti­mi­ni o sı­ra­da he­nüz ta­mam­la­ma­mış olan Yu­suf’la ta­nı­şık­lı­ğı­mız es­ki­le­re da­ya­nır. 90’lı yıl­la­rın so­nun­da ede­bi­yat çev­re­le­rin­de sık­ça kar­şı­laş­tı­ğı­mız sı­ra­lar­da o, çe­şit­li der­gi­ler­de İn­gi­liz­ce­den, İtal­yan­ca­dan ve yan­lış ha­tır­la­mı­yor­sam Fran­sız­ca­dan yap­tı­ğı şi­ir ter­cü­me­le­ri­ni art ar­da ya­yım­lı­yor, ben­se ara sı­ra ken­di yaz­dı­ğım bir­kaç şi­i­ri ya­yım­la­mak­la ye­ti­ni­yor­dum. Hat­ta ba­zı Türk şa­ir­le­rin şi­ir­le­ri­ni de bu dil­le­re çe­vi­rip ya­yım­lat­tı­ğı olu­yor­du Yu­suf’un. Bu ha­yat do­lu ve bil­dik­le­ri­ni pay­laş­mak ko­nu­sun­da son de­re­ce cö­mert olan en­te­lek­tü­el adam, ikin­ci zi­ya­re­tim­de ba­na Tha­mes neh­ri kı­yı­sın­da yap­tı­ğım ak­şam yü­rü­yüş­le­rin­de eş­lik et­ti ve par­lak ze­ka­sı­nı yan­sı­tan in­ce mi­zah ye­te­ne­ğiy­le süs­le­di­ği gü­zel soh­be­ti­ni ben­den esir­ge­me­di.

Gold­smiths’te Öğ­ren­ci­li­ğe Doğ­ru

Şu an­ki da­nış­ma­nım Je­an-Pa­ul Mar­ti­non, be­ni mü­la­kat için Gold­smiths’e da­vet et­ti­ğin­de, baş­vur­du­ğum dok­to­ra prog­ra­mı­nı ya­kın­dan ta­nı­ya­bil­mem için 24-26 Tem­muz’da Gör­sel Kül­tür­ler Bö­lü­mü’nde dü­zen­le­nen 11. Kü­ra­tör­yel/Bil­gi Se­mi­ne­ri’ne ka­tıl­ma­mın iyi ola­ca­ğı­nı dü­şün­müş­tü. Böy­le­lik­le hem ben prog­ra­mın ya­pı­sı­nı bi­raz da­ha ya­kın­dan ta­nı­ya­bil­me im­ka­nı bu­la­cak­tım, hem de ho­ca­la­rım mü­la­ka­tın ya­nı sı­ra üç gün bo­yun­ca be­nim se­mi­ner­de yü­rü­tü­len tar­tış­ma­lar­da gös­te­re­ce­ğim per­for­man­sı göz­lem­le­miş ola­cak­lar­dı. Ni­te­kim Zygmunt Bau­man’ın ko­nuş­ma­cı ola­rak teş­rif et­ti­ği 24 Tem­muz’da­ki otu­rum­dan son­ra bö­lü­mün ku­ru­cu­su ve prog­ram di­rek­tö­rü Prof. Dr. Irit Ro­goff ve Dr. Je­an-Pa­ul Mar­ti­non, Gold­smiths’in bah­çe­sin­de gü­neş­li bir ha­va­da be­ni söz­lü sı­na­va al­dı­lar. Irit’in ha­ki­ki bir ‘in­san sar­ra­fı’ ol­du­ğu­nu bel­li eden in­ce­lik­li so­ru­la­rıy­la be­ni ter­let­ti­ği mü­la­kat 45 da­ki­ka ka­dar sür­dü. Bu mü­la­kat­tan üç haf­ta ka­dar son­ra Je­an-Pa­ul’den Gör­sel Kül­tür­ler–Kü­ra­tör­yel/Bil­gi baş­lık­lı dok­to­ra prog­ra­mı­na ka­bul edil­di­ği­mi ve ken­di­si­nin Di­gi­ti­zed He­te­ro­to­pi­a: A Phe­no­me­no­logy of Con­tem­po­rary Mu­se­um Spa­ce baş­lık­lı araş­tır­ma pro­je­mi yö­net­mek­ten bü­yük bir mem­nu­ni­yet du­ya­ca­ğı­nı bil­di­ren bir e-mek­tup al­dım. Böy­le­ce üç-dört yıl ka­dar kal­mak üze­re Lon­dra’ya üçün­cü ge­li­şim ke­sin­leş­ti.

Dok­to­ra­ya ka­bul edil­me­den ön­ce­ki bir yı­lım ger­çek­ten de zih­nen ve be­de­nen son de­re­ce yo­rul­du­ğum ve ma­nen yıp­ran­dı­ğım bir dö­nem­di. Bir yan­dan Wal­ter Ben­ja­min’in Sa­nat Ese­ri ma­ka­le­sin­de or­ta­ya koy­du­ğu eleş­ti­rel film te­ori­si­nin kö­ke­nin­de Ta­rih Fel­se­fe­si Üze­ri­ne Tez­ler’de ve N: Bil­gi Ku­ra­mı, İler­le­me Ku­ra­mı baş­lık­lı ri­sa­le­sin­de ge­niş­çe yer tu­tan He­gel’in iler­le­me­ci ta­rih me­ta­fi­zi­ği­nin eleş­ti­ri­si­nin yat­tı­ğı­nı gös­ter­me­ye ça­lış­tı­ğım yük­sek li­sans te­zi­mi ya­zı­yor, bir yan­dan ulus­la­ra­ra­sı kon­fe­rans­la­ra ka­tıl­mak için aka­de­mik bil­di­ri­ler ha­zır­lı­yor ve bun­la­rı yur­ti­çi ve yurt­dı­şın­da­ki üni­ver­si­te­ler­de sun­mak için se­ya­hat edi­yor, bir yan­dan zor­lu bir dok­to­ra baş­vu­ru sü­re­ciy­le bo­ğu­şu­yor, öte yan­dan dok­to­ra araş­tır­ma pro­je­mi ya­za­bil­mek için he­nüz ye­ni ta­nı­ma­ya baş­la­dı­ğım alan­lar­da (ek­sis­tan­si­yel fe­no­me­no­lo­ji, gör­sel kül­tür­ler ve mü­ze­ci­lik ça­lış­ma­la­rı) oku­ma­lar ya­pı­yor, bü­tün bun­la­ra ek ola­rak haf­ta­da beş gün tam me­sai ça­lı­şı­yor, ay­da bir de bir der­gi­ye (sa­nı­rım kim­se­nin oku­ma­dı­ğı) mü­zik ya­zı­la­rı ya­zı­yor­dum. Haf­ta­nın al­tın­cı gü­nü ise BSV Sa­nat Araş­tır­ma­la­rı Mer­ke­zi ça­tı­sı al­tın­da Sa­nat Fel­se­fe­si­ne Gi­riş se­mi­ner­le­ri ve­ri­yor­dum. Üç-dört sa­at­lik uy­ku­lar­la yü­rüt­tü­ğüm bu yo­ğun ça­lış­ma tem­po­su­nun psi­ko­lo­jim üze­rin­de yap­tı­ğı ağır tah­ri­bat bir ya­na en ya­kı­nım­da­ki­ler de da­hil ol­mak üze­re ne­re­dey­se çev­rem­de­ki hiç kim­se ne yap­mak is­te­di­ği­mi an­la­mı­yor, da­ha­sı emek ver­di­ğim her işi iğ­ne­le­yi­ci söz­ler­le kü­çüm­se­mek­ten ve ba­na ha­ya­ta da­ir an­lam­sız nu­tuk­lar çek­mek­ten ge­ri kal­mı­yor­du. Tıp­kı bir La­tin ata­sö­zün­de be­lir­til­di­ği gi­bi: Dam­nant qu­od non in­tel­li­gent (An­la­ma­dık­la­rı şey­le­ri kı­nar­lar). Bu zor dö­nem­de ba­na ma­nen sü­rek­li yar­dım­cı olan ve des­tek ve­ren yal­nız­ca bir­kaç dos­tum ve iki de­ğer­li ka­dın ol­du: Sev­gi­li an­ne­ci­ğim Ja­le Ha­nım (nam-ı di­ğer Va­li­de Sul­tan) ve ba­na ta­le­be­si gi­bi de­ğil ev­la­dı gi­bi dav­ra­na­rak ikin­ci bir an­ne olan çok de­ğer­li yük­sek li­sans tez da­nış­ma­nı ho­cam Zey­nep Dav­ran. Di­ğer­le­ri mi? Hep­si de ber­bat­tı!

En­te­lek­tü­el açı­dan en esas­lı yar­dı­mı ise çok de­ğer­li dos­tum Nuh Yıl­maz’dan gör­düm. ABD’de­ki Ge­or­ge Ma­son Üni­ver­si­te­si Kül­tü­rel Ça­lış­ma­lar Prog­ra­mı’nda dok­to­ra eği­ti­mi­ni sür­dü­ren ve çağ­daş sa­nat te­ori­si üze­ri­ne yo­ğun­la­şan Nuh’la İs­tan­bul’a ge­liş­le­rin­de ve be­nim yi­ne bir ulus­la­ra­ra­sı kon­fe­rans ve­si­le­siy­le ABD’ye yap­tı­ğım bir se­ya­hat­te Was­hing­ton DC’de­ki evi­ne mi­sa­fir ol­du­ğum­da gö­rüş­tüm. Nuh’la gö­rüş­me­le­ri­miz yal­nız­ca bun­lar­la sı­nır­lı kal­ma­dı. Dok­to­ra baş­vu­ru sü­re­cim­de bü­tün yo­ğun­lu­ğu­na rağ­men pro­je met­ni­mi de­fa­lar­ca oku­ma ve eleş­tir­me lüt­fun­da bu­lun­du. Eleş­ti­ri ve öne­ri­le­ri­ni sa­de­ce sa­yı­la­rı yü­ze yak­la­şan e-mek­tup­lar­la yü­rüt­tü­ğü­müz tar­tış­ma­lar­da di­le ge­tir­mek­le kal­mı­yor, ba­zen be­ni ABD’den te­le­fon­la arı­yor ve bel­ki bir sa­at­ten faz­la pro­jem üze­ri­ne ko­nuş­tu­ğu­muz da olu­yor­du.

Nuh’la kar­şı­laş­ma­dan ev­vel ben film araş­tır­ma­la­rı prog­ram­la­rı­na il­gi du­yu­yor­dum. Hat­ta bu he­ves­le Nort­hwes­tern Üni­ver­si­te­si Film Araş­tır­ma­la­rı dok­to­ra prog­ram di­rek­tö­rü Prof. Dr. Ha­mid Na­ficy’nin ya­nı sı­ra Roc­hes­ter Üni­ver­si­te­si Gör­sel ve Kül­tü­rel Ça­lış­ma­lar prog­ra­mı ho­ca­la­rı­nı da biz­zat üni­ver­si­te­le­rin­de­ki oda­la­rın­da zi­ya­ret et­miş ve okul­la­rı­na baş­vur­mam için bü­yük bir teş­vik de gör­müş­tüm. An­cak Nuh’la yap­tı­ğı­mız uzun tar­tış­ma­lar, be­ni film araş­tır­ma­la­rı ye­ri­ne gör­sel kül­tür­ler ala­nı­na yö­nel­me­min ve bel­ki si­ne­ma­ya olan il­gi­mi ve bil­gi­mi bu ça­tı al­tın­da sür­dü­rüp ge­liş­tir­me­min da­ha doğ­ru ola­ca­ğı so­nu­cu­na ulaş­tır­dı. Nuh’un bir di­ğer kat­kı­sı ise, çağ­daş kül­tü­rün bü­tün di­na­mik­le­ri­ni kü­çüm­se­ye­rek ha­ya­tın men­baı olan oluşu hi­çe sa­yan ve iyi­yi, doğ­ru­yu ve gü­ze­li hiç usan­ma­dan yü­celt­me­ci bir şe­kil­de ölü/don­muş/du­ra­ğan bir geç­miş ta­sav­vu­ruy­la sı­nır­la­yan, kı­sa­ca­sı “geç­mi­şi kut­sa­yan, şim­di­yi yok sa­yan” Bü­yük Üs­tat’lar­la yol­la­rı­mı ayır­ma­mın ka­çı­nıl­maz­lı­ğı­nı ve ge­rek­li­li­ği­ni ba­na şu cüm­le­siy­le işa­ret et­miş ol­ma­sıy­dı: “Me­zar ka­zı­cı­la­rı hâ­lâ iş­le­ri­nin ba­şın­da mı?” Eğer ya­şa­mak is­ti­yor­sam, ça­ğı­na ya­ban­cı­laş­mış bu hu­zur­suz me­zar­cı­lar­la ah­bap­lı­ğı­mı son­lan­dır­ma­lıy­dım; çün­kü ha­ya­ta gi­den yol, on­la­rın kü­rek­le­ri­nin ucun­dan geç­mi­yor­du.

Ve Lon­dra’da­yım

İş­te bü­tün bu zor­luk­lar ge­ri­de kal­dı ve Lon­dra’da yep­ye­ni bir ha­ya­tın kı­yı­sın­da ge­zi­ni­yo­rum. Şu ana dek ne­ler mi gör­düm? Yu­ka­rı­da­ki iç ka­rar­tı­cı ba­his­ler­den son­ra şim­di gü­zel şey­ler an­la­ta­ca­ğım. Lon­dra’ya gel­di­ğim ilk gün­ler­de gün­düz­ler ve ak­şam­lar okul ka­yıt iş­le­riy­le uğ­raş­ma­nın ve or­yan­tas­yon top­lan­tı­la­rı­na ka­tıl­ma­nın ya­nı sı­ra et­ra­fı ta­nı­mak, ye­ni in­san­lar­la ta­nış­mak, ye­mek pi­şir­me­yi öğ­ren­mek, ser­gi ve kon­ser­le­re git­mek gi­bi iş­ler­le, ge­ce­ler ise geç sa­at­le­re ka­dar oku­ya­rak ge­çi­yor­du. İç­le­rin­de en aşi­na ol­ma­dı­ğım iş hiç kuş­ku­suz ye­mek pi­şir­mek­ti. Yir­mi ye­di se­ne bo­yun­ca ai­le­nin en kü­çük ço­cu­ğu ola­rak de­yim ye­rin­dey­se “bir şeh­za­de gi­bi” bü­yü­tül­müş­tüm. Ye­mek­le­rim önü­me ha­zır ge­li­yor, ta­ba­ğım­da­ki mey­ve­ler bi­le doğ­ran­mış bir hal­de su­nu­lu­yor, giy­si­le­rim yı­ka­nıp ütü­le­ne­rek do­la­bı­ma ası­lı­yor­du. Hat­ta öy­le ki, evin alış­ve­riş­le­riy­le bi­le ben il­gi­len­mi­yor, ek­mek el­den su göl­den ya­şa­yıp gi­di­yor­dum. Yap­tı­ğım tek şey vak­ti­mi kü­tüp­ha­ne­de, kon­ser­ler­de, aka­de­mik top­lan­tı­lar­da, ah­bap zi­ya­ret­le­rin­de ge­çir­mek ve müm­kün ol­du­ğun­ca da­ha çok ye­ri ge­zip gör­mek­ti. Tu­haf olan şey, ba­na su­nu­lan bun­ca im­ka­na ve gös­te­ri­len ti­tiz­lik ve ih­ti­ma­ma kar­şı­lık şı­ma­rık bir züp­pe­ye dö­nüş­me­miş ol­mam­dı. Yi­ne de be­nim bu “şeh­za­de gi­bi bü­yü­tül­müş” ol­ma du­ru­mum, yurt­dı­şı­na gi­di­şim ke­sin­leş­ti­ğin­de ev­de­ki­le­ri iyi­den iyi­ye te­laş­lan­dır­dı. Yu­mur­ta pi­şir­mek­ten baş­ka bir şey bil­me­yen, ya­tı­lı kal­ma­nın zor­luk­la­rın­dan ha­ber­siz bu bün­ye, gur­bet el­ler­de bun­ca yü­kü ta­şı­ya­bi­lir miy­di aca­ba?

Bu kay­gı el­bet­te hak­lı ne­den­le­re da­ya­nı­yor­du. Yi­ne de bir “söz­de şeh­za­de” ola­rak de­de­le­rim­den da­ha ba­şa­rı­lı ol­du­ğum söy­le­ne­bi­lir­di. Zi­ra Os­man­lı ha­ne­da­nı ül­ke­den Cum­hu­ri­yet ida­re­si ta­ra­fın­dan sü­rül­dü­ğün­de sı­ra­dan ha­ya­tın ger­çek­le­rin­den o ka­dar ha­ber­siz­di ki, bir kah­ya Sul­tan’a kar­nı­ba­har alıp ge­tir­di­ği va­kit Sul­tan “Ay ne gü­zel çi­çek­ler, va­zo­ya ko­ya­lım” di­ye­bil­miş­ti. Hiç de­ğil­se ben na­sıl pi­şi­ri­le­cek­le­ri­ni he­nüz bil­me­sem de seb­ze­le­ri, mey­ve­le­ri ta­nı­yor­dum. İlk gün­ler­de sık­lık­la ger­çek­leş­tir­di­ğim mar­ket ge­zi­le­rim pe­da­go­jik amaç­lıy­dı. Bu ge­zi­le­rin kö­ke­nin­de ya­tan te­mel prob­le­ma­tik şuy­du: Aca­ba or­da yi­ye­bi­le­ce­ğim ne­ler var ve na­sıl pi­şi­ri­lir­ler? Bu du­ru­mum, in­san­lık ta­ri­hi­nin er­ken dö­nem­le­rin­de, ya­ni Pa­le­oli­tik Çağ’da ya­şa­mış her­han­gi bir ‘top­la­yı­cı’ tür­de­şim­le öz­deş ol­du­ğu­mu de­rin­den de­ri­ne his­set­ti­ri­yor­du. Fa­kat iyi bir aş­çı ol­ma yo­lun­da­ki ev­ri­mi­mi çok hız­lı ta­mam­la­dı­ğı­mı da söy­le­me­den ede­me­ye­ce­ğim. İlk de­ne­me­le­rim el­bet­te ma­kar­na­lar­dı ve ga­yet ba­şa­rı­lıy­dı: pes­to sos­lu pen­ne, man­tar­lı ra­vio­li ve bo­lo­nez sos­lu spa­get­ti. Son­ra­ki de­ne­me­le­rim ba­lık ve ta­vuk ye­mek­le­riy­di: man­tar­lı-fın­dık­lı so­mon fi­le­to fı­rın­da, kö­ri sos­lu seb­ze­li ta­vuk. So­mo­nu ba­zen bro­ko­li, mı­sır ve haş­lan­mış mi­nik pa­ta­tes­ler­le süs­le­ye­rek ve özel ba­ha­rat­la­rıy­la zen­gin­leş­ti­re­rek  pi­şir­di­ğim de olu­yor­du. Bir de­fa­sın­da ev­de­ki­le­rin şaş­kın ba­kış­la­rı ara­sın­da per­me­ca­no pey­nir­li man­tar­lı krep, bir baş­ka se­fe­rin­de ise sı­cak çi­ko­la­ta sos­lu brow­ni­e bi­le yap­mış­tım. Mut­fak iş­le­rin­de ben­den da­ha ya­ra­tı­cı bir ar­ka­da­şım var bur­da: Buğ­ra. Seb­ze­li boh­ça bö­re­ği ve dol­ma­lar gi­bi Türk mut­fa­ğı­nın gü­zel­lik­le­ri­ni sof­ra­ya ge­ti­re­bil­me­si­nin ya­nı sı­ra ka­ri­des­li no­od­le ve fa­ji­ta gi­bi Çin ve Mek­si­ka ye­mek­le­ri­ni pi­şir­mek­te­ki ma­ha­re­ti­nin de açık­ça gös­ter­di­ği gi­bi, Buğ­ra mut­fak iş­le­rin­den iyi an­la­yan, fark­lı lez­zet­le­ri keş­fet­me­ye açık, ya­şa­mı es­te­ti­ze et­me­yi se­ven, zevk-i se­lim sa­hi­bi bir li­san­süs­tü hu­kuk öğ­ren­ci­si. Sö­zü faz­la uzat­ma­ya­yım; üç ay için­de ye­mek pi­şir­me­yi hak­kıy­la öğ­ren­dim ve göz ka­ra­rıy­la pi­şir­di­ğim ve ye­ni de­ne­di­ğim ba­zı ye­mek­le­rin ta­rif­le­ri­ni an­ne­me ver­dim.

Bu Şe­hir­de Ne­ler Olu­yor?

Lon­dra ilk gel­di­ğim­den be­ri bü­yü­sü­ne ka­pıl­dı­ğım ve içim­de “bur­da ya­şa­ma­lı­yım” is­te­ği do­ğu­ran bir şe­hir. Bu­ra­sı in­san­la­rın­dan lo­kan­ta­la­rı­na, kü­tüp­ha­ne­le­rin­den sa­haf­la­rı­na, mü­ze­le­rin­den kon­ser sa­lon­la­rı­na, park­la­rın­dan alış­ve­riş yer­le­ri­ne, mar­ket raf­la­rın­dan üni­ver­si­te­le­ri­ne ka­dar tam bir “çe­şit­li­lik pat­la­ma­sı­nın” ya­şan­dı­ğı bir şe­hir. Onu bü­yü­le­yi­ci kı­lan da iş­te bu in­sa­na bol se­çe­nek su­nan di­na­mik ya­pı­sı… Üs­te­lik bu çe­şit­li­lik New York’ta­ki ka­dar yo­ru­cu ol­ma­dı­ğı gi­bi şeh­rin mi­ma­ri ya­pı­sı da de­va­sa NY gök­de­len­le­rin­den fark­lı ola­rak “in­sa­ni” bo­yut­lar­da. Şeh­rin ye­ral­tı­nın met­ro ağı ile örül­müş ol­ma­sı, ula­şım­da za­man kay­bet­me der­di­ni bü­yük öl­çü­de çöz­müş gö­rü­nü­yor. Lon­dra’nın ha­va­sı, su­yu, do­ğal ve ta­ri­hi zen­gin­li­ği her ne ka­dar İs­tan­bul’la kı­yas­la­na­maz­sa da, şeh­rin mer­kez­le­rin­de­ki ge­niş park­la­rı ve dü­zen­li şe­hir mi­ma­ri­si in­sa­na ne­fes al­dı­rı­yor ve bu yö­nüy­le İs­tan­bul’un boş­luk­suz dip­di­be ya­pı­la­rıy­la in­sa­nı bu­nal­tan bo­ğu­cu at­mos­fe­rin­den ay­rı­lı­yor. Kül­tü­rel ve sa­nat­sal et­kin­lik­le­rin ni­te­lik­sel ve ni­ce­lik­sel çok­lu­ğu açı­sın­dan ise dün­ya­da bu­ra­ya ra­kip ola­bi­le­cek tek şe­hir New York. Hal böy­le olun­ca in­san bu şe­hir­de ne­re­den çı­kıp ne­re­ye gi­de­ce­ği­ni şa­şı­rı­yor.

Sa­int Mar­tin’s Church’te­ki bü­yü­le­yi­ci kon­ser­le­ri il­giy­le ta­kip et­me­ye ça­lı­şı­yo­rum. Bach, Mo­zart, Vi­val­di, Han­del, Rach­ma­ni­nov ve Ba­rok şa­he­ser­ler üze­ri­ne ter­tip et­tik­le­ri te­ma­tik kon­ser­le­rin ya­nı sı­ra ba­zen caz kon­ser­le­ri­ne de yer ve­ri­yor­lar. Şu ana de­ğin ay­rı­ca İn­gil­te­re Kra­li­yet Sa­nat­lar Aka­de­mi­si’nde­ki ba­zı ser­gi­le­re de ka­tıl­ma fır­sa­tı bul­dum. Bun­la­rın ya­nı sı­ra Lon­dra Üni­ver­si­te­si Şar­ki­yat ve Af­ri­ka Araş­tır­ma­la­rı Oku­lu’nda (SO­AS) Os­man­lı sa­nat ta­ri­hi üze­ri­ne dok­to­ra eği­ti­mi­ni sür­dü­ren sev­gi­li dos­tum Phi­lip­pe Bo­ra Kes­ki­ner’le uzun soh­bet­ler et­ti­ği­miz ev top­lan­tı­la­rı ter­tip et­tik ve Gre­en Park yü­rü­yüş­le­ri yap­tık. Bu ev top­lan­tı­la­rı­mı­za ile­ri­de Lon­dra’da­ki di­ğer dost­la­rı­mız ser­ha­nen­de Ser­kan De­li­ce ve rah­met­li Ci­nu­çen Tan­rı­ko­rur’un ta­le­be­le­rin­den Udi Tol­ga Bek­taş’ın da ka­tıl­ma­sı­nı ka­rar­laş­tır­dık. Uzun ev soh­bet­le­ri­miz­de ede­bi­yat­tan gör­sel sa­nat­la­ra, kla­sik sa­nat­tan gün­cel sa­na­ta, fel­se­fe­den sa­nat ta­ri­hi­ne uza­nan ko­nu­lar ko­nu­şu­yor; ba­zen bir met­ni açıp bi­raz oku­yor, eğer sı­kı­lır­sak mu­si­ki meşk edi­yo­ruz. Bo­ra kon­ser­va­tu­ar me­zu­nu ve Ru­hi Ayan­gil’in ta­le­be­si. Mu­si­ki na­za­ri­ye­si­nin ya­nı sı­ra ken­di­si bil­has­sa Os­man­lı’da hat sa­na­tı­nın ge­li­şim ev­re­le­ri­ni öğ­ren­mem için ba­na yar­dım­cı olu­yor. O, ke­li­me­nin tam an­la­mıy­la bir Mus­ta­fa Ra­kım hay­ra­nı. Kla­sik sa­nat­la­rın ve çağ­daş sa­nat­la­rın her iki­sin­den de zevk alan bir in­san ola­rak ka­naa­tim o ki, es­ki sa­nat­tan zevk ala­bil­mek her­ke­sin har­cı de­ğil kuş­ku­suz. Fa­kat her ne ka­dar in­san ma­zi­de üre­til­miş sa­nat eser­le­rin­den zevk ala­bi­lir­se de, yi­ne de bu zevk, onun gün­cel sa­nat eser­le­rin­den ala­ca­ğı zev­ki as­la per­de­le­me­me­li ve ki­şi gün­cel sa­na­tın ye­ni di­li­ni öğ­ren­me­ye de he­ves et­me­li. Bu genç adam bu ba­kım­dan da zen­gin bir ki­şi­li­ğe sa­hip.

Bo­ra be­ni bir­kaç de­fa da üye­si ol­du­ğu Kra­li­yet As­ya­tik Ce­mi­ye­ti’nin ba­zı seç­kin top­lan­tı­la­rı­na gö­tür­dü. Bun­lar­dan bi­rin­de Bo­ra’nın SO­AS’ta­ki da­nış­man ho­ca­sı Prof. Dr. Do­ris Beh­rens-Abo­use­if, “The Mos­qu­e of Sul­tan Ha­san: Arc­hi­tec­tu­re and the Arts of the Bo­ok” (Sul­tan Ha­san Ca­mi­i: Mi­ma­ri ve Ki­tap Sa­nat­la­rı) baş­lık­lı bir kon­fe­rans ver­di. Ara­lık ayı prog­ra­mın­da ise Bo­ğa­zi­çi Üni­ver­si­te­si’nden Prof. Dr. Ed­hem El­dem “The Ot­to­man Cul­tu­re of De­ath: A Vi­si­on of Mo­der­nity and Chan­ge” (Os­man­lı­lar­da Ölüm Kül­tü­rü: Mo­dern­lik ve De­ği­şim) baş­lık­lı kon­fe­ran­sın­da Fo­uca­ult­cu bir pers­pek­tif­ten Os­man­lı’da ik­ti­da­rın em­per­yal bir gü­ce ka­vuş­ma­sın­dan son­ra ken­di­si­ni me­zar taş­la­rın­da na­sıl gö­rü­nür kıl­dı­ğı­nı ve pe­kiş­tir­di­ği­ni ör­nek­ler­le açık­la­dı. Ro­yal Asia­tic So­ci­ety’de ay­rı­ca SO­AS’ta Os­man­lı sa­na­tı üze­ri­ne ça­lı­şan di­ğer ba­zı Türk dok­to­ra öğ­ren­ci­le­riy­le de ta­nış­tım.

Gold­smiths’te Dok­to­ra: Çağ­daş Sa­nat ve Kü­ra­tör­yel Teo­ri

Dok­to­ra eği­ti­mi­mi sür­dür­dü­ğüm Lon­dra Üni­ver­si­te­si Gold­smiths Ko­le­ji’nde­ki Gör­sel Kül­tür­ler Bö­lü­mü’nün sı­cak bir at­mos­fe­ri var. Sa­nat Ta­ri­hi, Re­sim, Si­ne­ma kö­ken­li­ler dı­şın­da­ki ho­ca­lar ya fel­se­fe kö­ken­li, ya­hut fel­se­fi eği­lim­le­ri güç­lü ki­şi­ler. Bö­lüm­de en güç­lü ekol­ler fe­no­me­no­lo­ji (bil­has­sa Hei­deg­ger ve Mer­lea­u-Ponty), eleş­ti­rel teo­ri ve ya­pı­sö­küm­cü­lük. Me­se­la ken­di­sin­den ‘fel­se­fi es­te­tik’ der­si al­dı­ğım Prof. Dr. Ale­xan­der Gar­ci­a Dütt­mann Al­man asıl­lı bir fel­se­fe­ci ve şu an­da Gold­smiths’te bir Fel­se­fe Bö­lü­mü kur­mak için ge­rek­li ça­lış­ma­la­rı yü­rü­tü­yor. Ay­rı­ca Li­san­süs­tü Oku­lu (Gra­dua­te Scho­ol) ça­tı­sı al­tın­da Prof. Dr. Ale­xan­der Gar­ci­a Dütt­mann, Prof. Dr. Ho­ward Cay­gill, Dr. Je­an-Pa­ul Mar­ti­non ve Dr. Al­ber­to Tos­ca­no yö­ne­ti­min­de ça­lı­şan bir Kı­ta Fel­se­fe­si Araş­tır­ma­la­rı Top­lu­lu­ğu var.

Ka­yıt­lı bu­lun­du­ğum Gör­sel Kül­tür­ler ve Kü­ra­tör­yel/Bil­gi dok­to­ra prog­ram­la­rı­nın mu­tat se­mi­ner­le­ri­ni ta­kip edi­yo­rum. Kü­ra­tör­yel/Bil­gi prog­ra­mı, pro­fes­yo­nel ma­na­da kü­ra­tör­lük­ten (cu­ra­ting) fark­lı ola­rak kü­ra­tör­lü­ğe da­ir ku­ram­sal bir dü­şün­ce üre­ti­mi­ni (the cu­ra­to­ri­al) he­def­li­yor. Cu­ra­to­ri­al/Know­led­ge baş­lı­ğı ise, bir bil­gi üre­ti­mi ve bil­gi ile bağ­lan­tı kur­ma ola­rak kü­ra­tör­lük an­la­yı­şı­na atıf­ta bu­lu­nu­yor. Bu an­la­yı­şa gö­re ‘bil­mek’, bir­ta­kım ma­lu­ma­tı ve tür­lü mal­ze­me­yi içi­ne çek­mek ya­hut ba­sit­çe tah­lil ve yo­rum­dan zi­ya­de bi­zim çe­şit­li ey­lem­le­ri­miz yo­luy­la et­kin bir şe­kil­de üret­ti­ği­miz bir şey­dir. Cu­ra­ting mü­ze ya­hut ga­le­ri­ler­de ser­gi­le­me fa­ali­yet­le­ri ter­tip et­mek gi­bi da­ha tek­nik ko­nu­lar­la il­gi­le­nir­ken, the cu­ra­to­ri­al ser­gi me­ka­nın­da kü­ra­tör ta­ra­fın­dan mak­sat­lı ya­hut gay­ri­ih­ti­ya­ri ola­rak üre­til­miş olan ne var­sa de­rin bir ba­kış­la keş­fe­der. Bu­nun­la se­yir­lik ya­hut se­yir­lik ol­ma­yan bil­gi, per­for­mans­lar­da gö­mü­lü bu­lu­nan ide­olo­ji­ler, bil­gi­nin et­ki­le­şim­li, iliş­ki­sel ve ka­tı­lım­cı do­ğa­sı, bi­li­ne­bi­lir­li­ğin sı­nır­la­rı ve bil­gi­nin im­kan­la­rı ve bü­tün bun­la­ra ila­ve ola­rak kü­ra­tör­yel’in üre­ti­min­de kul­la­nı­lan bü­tün bil­gi kay­nak­la­rı -his­to­ri­yog­ra­fik, kü­ra­tog­ra­fik, tec­rü­bi- kas­te­di­li­yor. Kı­sa­ca­sı bu ala­nın ama­cı, bir kü­ra­tör­lük fa­ali­yet­le­ri bi­li­mi kur­mak ya­hut na­sıl ser­gi dü­zen­le­ne­ce­ği­ne da­ir tek­nik bil­gi üret­mek de­ğil, kü­ra­tör­lük fa­ali­yet­le­ri üze­ri­ne bir söy­le­min açı­ğa çı­kış im­kan­la­rı­nı keş­fet­mek­tir. Bu söy­lem zo­run­lu ola­rak ta­rih­sel, ku­ram­sal, eleş­ti­rel, epis­te­mo­lo­jik ve si­ya­sa­lın bir ter­ki­bi­dir. İş­te bu dok­to­ra prog­ra­mı sö­zü edi­len bu bi­ra­ra­da­lık­lar­la kü­ra­tör­le­rin, sa­nat­çı­la­rın, dü­zen­le­yi­ci­le­rin, edi­tör­le­rin ve mad­di kay­nak sağ­la­yan ku­rum­la­rın içe­ri­sin­de be­ra­ber­ce ‘gör­sel bil­gi’yi üret­ti­ği çe­şit­li çer­çe­ve­le­ri keş­fet­me­yi amaç­lı­yor.

Prog­ra­ma ha­li­ha­zır­da ka­yıt­lı bu­lu­nan öğ­ren­ci­ler ABD, Al­man­ya, Bel­çi­ka, Da­ni­mar­ka, Hin­dis­tan, Hol­lan­da, İr­lan­da, İs­ra­il, İtal­ya, Ka­na­da, Ko­re, Po­lon­ya, Por­te­kiz ve Tür­ki­ye’den ge­li­yor ve yi­ne bun­la­rın bü­yük ço­ğun­lu­ğu ABD, İn­gil­te­re, İs­ra­il, Ka­na­da, As­ya ve Av­ru­pa’da­ki di­ğer ül­ke­ler­de­ki mo­dern sa­nat mü­ze­le­ri ve çağ­daş sa­nat ga­le­ri­le­rin­de ‘kü­ra­tör’ ola­rak ça­lış­mış ve­ya ça­lı­şı­yor. Bir­ka­çın­dan kı­sa­ca bah­set­mem ge­re­kir­se: Jos­hu­a Si­mon, bir­çok di­ğer ser­gi­nin ya­nı sı­ra İs­ra­il’de dü­zen­le­nen 1. Herz­li­ya Çağ­daş Sa­nat Bi­ena­li’nin kü­ra­tör­lü­ğü­nü yap­mış. Si­mon ay­rı­ca İs­ra­il’de İb­ra­ni­ce ya­yın ya­pan si­ne­ma der­gi­si Ma­ar­von: New Film Ma­ga­zi­ne’in ya­nı sı­ra Maa­yan: Jo­ur­nal of Art and Po­etry’nin de edi­tör­lü­ğü­nü yü­rü­tü­yor. Po­lon­ya’da­ki Wyspa Ins­ti­tu­te of Art’ın ku­ru­cu­la­rın­dan ve ha­li­ha­zır­da­ki yö­ne­ti­ci­si olan Ane­ta Szylak, İs­tan­bul Bi­ena­li de da­hil ol­mak üze­re dün­ya­nın pek çok ül­ke­sin­de ser­gi­ler dü­zen­le­miş ba­şa­rı­lı bir kü­ra­tör. Jenny Do­us­san ise Met­ro­po­li­tan Mu­se­um of Art, Gu­gen­he­im Mu­se­um, Mu­se­um of Mo­dern Art – New York (Mo­MA) gi­bi dün­ya­nın ön­de ge­len mü­ze­le­rin­de kü­ra­tör ola­rak ça­lış­mış.

Ye­ri gel­miş­ken, Gold­smiths’in kü­tüp­ha­ne­si­nin de hay­li ge­niş ol­du­ğu­nu söy­le­mem ge­re­kir. İki kat­lı kü­tüp­ha­ne­nin bi­rin­ci ka­tı di­ğer alan­la­ra ay­rıl­mış, ikin­ci ka­tın­da ise sa­de­ce sa­nat ki­tap­la­rı­na yer ve­ri­li­yor. Bu­ra­da ara­dı­ğım ki­tap­la­rın ço­ğu­nu bu­la­bi­li­yo­rum. Ne ya­zık ki Tür­ki­ye’de sa­nat üze­ri­ne ku­rul­muş bu çap­ta te­ma­tik bir kü­tüp­ha­ne bu­lun­mu­yor. Bu eği­tim yı­lı içe­ri­sin­de Gör­sel Kül­tür­ler ve Kü­ra­tör­yel/Bil­gi prog­ram­la­rı­nın mu­tat se­mi­ner­le­ri ve ça­lış­tay­la­rı dı­şın­da ay­rı­ca Con­tem­po­rary Art The­ory baş­lık­lı mas­ter prog­ra­mı kap­sa­mın­da ve­ri­len şu iki der­si ‘din­le­yi­ci’ ola­rak ta­kip edi­yo­rum: Judg­ment and Cre­ati­on: Kant’s Third Cri­ti­qu­e and In­ter­pre­ta­ti­ons of It (Ale­xan­der Gar­ci­a Dütt­mann); Frank­furt Scho­ol to De­cons­truc­ti­on and Be­yond (Si­mon O’Sul­li­van, Ale­xan­der Gar­ci­a Dütt­mann, As­trid Schmet­ter­ling).

Kü­ra­tör­yel/Bil­gi Se­mi­ner­le­ri

Dört-beş haf­ta­lık pe­ri­yot­lar ha­lin­de fark­lı pro­fe­sör­le­rin yö­net­ti­ği Vi­su­al Cul­tu­res se­mi­ner­le­ri her haf­ta ya­pı­lır­ken, Irit Ro­goff ve Je­an-Pa­ul Mar­ti­non yö­ne­ti­min­de­ki Cu­ra­to­ri­al/Know­led­ge se­mi­ner­le­ri iki ay­da bir ya­pı­lı­yor ve bun­lar­dan son­dan bir ön­ce­ki se­mi­ner geç­ti­ği­miz Ara­lık ayı ba­şın­da Lon­dra Üni­ver­si­te­si, Ko­pen­hag Üni­ver­si­te­si Kül­tü­rel Ça­lış­ma­lar Dok­to­ra Oku­lu, Over­ga­den Gal­lery ve Da­ni­mar­ka Kra­li­yet Sa­nat­lar Aka­de­mi­si (Kuns­ta­ka­de­mi­et) iş­bir­li­ğiy­le Ko­pen­hag’da dü­zen­len­di.

13. Kü­ra­tör­yel/Bil­gi Se­mi­ne­ri’nin ilk gün­kü otu­rum­la­rı Ko­pen­hag Üni­ver­si­te­si Kül­tü­rel Ça­lış­ma­lar Dok­to­ra Oku­lu’nda ger­çek­leş­ti­ril­di. Otu­rum Ko­pen­hag Üni­ver­si­te­si Sa­nat Ta­ri­hi Bö­lü­mü öğ­re­tim üye­le­ri Prof. Dr. Fre­de­rik Tygstrup ve Doç. Dr. Ru­ne Ga­de’in yap­tı­ğı açı­lış ko­nuş­ma­la­rı ve Ko­pen­hag Üni­ver­si­te­si’nde çağ­daş sa­nat adı­na yü­rüt­tük­le­ri fa­ali­yet­le­rin su­nu­muy­la baş­la­dı. Ar­dın­dan Gold­smiths’ten Kü­ra­tör­yel/Bil­gi dok­to­ra prog­ram di­rek­tör­le­ri Prof. Dr. Irit Ro­goff ve Dr. Je­an-Pa­ul Mar­ti­non prog­ra­mın ama­cı, ya­pı­sı ve prog­ram ça­tı­sı al­tın­da oluş­tu­rul­ma­ya ça­lı­şı­lan kav­ram ör­gü­sü hak­kın­da ko­nuş­tu­lar. Da­ha son­ra U-Turn Qu­ad­ri­en­na­le’in ar­tis­tik di­rek­tör­le­ri Sol­vej Hel­weg Ove­sen, Char­lot­te Bag­ger Brandt ve Ju­dith Schwarz­bart ta­ra­fın­dan söz ko­nu­su kad­rie­nal üze­ri­ne bir su­num ve ar­dın­dan tar­tış­ma ger­çek­leş­ti. Prog­ra­mın ikin­ci gün­kü otu­rum­la­rı Over­ga­den Gal­lery’de ga­le­ri­nin ar­tis­tik di­rek­tö­rü Ce­ci­li­e Høgsbro Øster­ga­ard’ın ve Co­pen­ha­gen Fre­e Uni­ver­sity’den Ja­kob Ja­kobs­sen’in su­num­la­rı ile açıl­dı. Aka­bin­de dok­to­ra öğ­ren­ci­le­ri Sa­rah Pi­er­ce (Gold­smiths), Jes­per Ras­mus­sen (Ko­pen­hag Ü.), Pe­ter van der Me­ij­den (Ko­pen­hag Ü.) ve Lars Bang Lars­sen’in (Ko­pen­hag Ü.) su­num­la­rı ve her su­nu­mu ta­kip eden so­ru­lar ve tar­tış­ma bö­lüm­le­riy­le ikin­ci gün ta­mam­lan­mış ol­du. Üçün­cü gün­kü otu­rum­lar ise Da­ni­mar­ka Kra­li­yet Sa­nat­lar Aka­de­mi­si’nde Gold­smiths’ten da­nış­ma­nım Dr. Je­an-Pa­ul Mar­ti­non’un The Ho­ri­zon of the Cu­ra­to­ri­al baş­lık­lı su­nu­muy­la baş­la­dı. Mar­ti­non bu su­nu­mun­da Hus­serl’in Ide­en zu ei­ner rei­nen Phäno­me­no­lo­gi­e und phäno­me­no­lo­gisc­hen Phi­lo­sop­hi­e (1913) ad­lı ese­rin­de ge­liş­tir­di­ği Ho­ri­zont (ufuk) kav­ra­mı­nın kü­ra­tör­ye­lin fe­no­me­no­lo­ji­si içe­ri­sin­de na­sıl bir yer tu­ta­bi­le­ce­ği so­ru­nu üze­ri­ne yo­ğun­laş­tı. Mar­ti­non’un su­nu­mu bil­has­sa Irit Ro­goff’un ve Gold­smiths dok­to­ra öğ­ren­ci­le­ri ola­rak biz­le­rin so­ru­la­rıy­la ge­niş­çe tar­tı­şıl­dı. Se­mi­ne­rin son otu­ru­mu sa­nat­çı ve kü­ra­tör Søren An­drea­sen’ın Ex­pe­di­ent Struc­tu­res: On Me­di­ati­on and Con­tem­po­rary Art baş­lık­lı su­nu­muy­la ta­mam­lan­dı.

14. Kü­ra­tör­yel/Bil­gi Se­mi­ne­ri ise 23-25 Ocak 2009 ta­rih­le­rin­de Lon­dra’da Gold­smiths, Uni­ver­sity of Lon­don ça­tı­sı al­tın­da ger­çek­leş­ti ve İs­ra­il’de­ki Bar İlan Üni­ver­si­te­si’nde gör­sel kül­tür­ler ve çağ­daş fel­se­fe ders­le­ri ve­ren Dr. Ari­el­la Azou­lay’ın ko­nuk ko­nuş­ma­cı ola­rak ka­tıl­dı­ğı otu­rum­la baş­la­dı. Ekim 2008’de pi­ya­sa­ya çı­kan The Ci­vil Con­tract of Pho­tog­raphy baş­lık­lı ki­ta­bın da ya­za­rı olan Dr. Azou­lay, İs­ra­il’in son ola­rak Gaz­ze’de ger­çek­leş­tir­di­ği kat­lia­mın hiç­bir yer­de ya­yım­lan­ma­mış “açık de­ğil ör­tük şid­det içe­ren” fo­toğ­raf­la­rı eş­li­ğin­de iş­ga­lin ta­rih­çe­si­ni sun­du. Azou­lay ay­rı­ca iş­ga­lin ta­ri­hiy­le il­gi­li ola­rak kü­ra­tör­lü­ğü­nü yap­tı­ğı ve Ha­zi­ran 2007’de Tel Aviv’de­ki Mins­har Art Gal­lery’de dü­zen­le­nen Act of Sta­te, 1967-2007: A Pho­tog­rap­hed His­tory of the Oc­cu­pa­ti­on baş­lık­lı eleş­ti­rel bir fo­toğ­raf ser­gi­si hak­kın­da da bil­gi ver­di. Kro­no­lo­jik ve te­ma­tik iki ek­sen­den olu­şan ser­gi­nin içe­ri­ği­ni oluş­tu­ran fo­toğ­raf­lar­la ar­şiv­ler­de ilk de­fa kar­şı­laş­tı­ğı anı “gör­dük­le­rim, iş­le­di­ği­miz suç­lar­dı” cüm­le­siy­le özet­le­yen Azou­lay, İs­ra­il’de iş­ga­li ay­rın­tı­lı bir şe­kil­de res­me­den ar­şiv fo­toğ­raf­la­rı­nın araş­tır­ma­cı­lar ta­ra­fın­dan kul­la­nıl­ma­sı­na izin ve­ril­me­di­ği­ni de söz­le­ri­ne ek­le­di. Su­nu­mun­da ki­ta­bı­nın te­mel te­zi­ne de sık­lık­la atıf­ta bu­lu­nan ko­nuş­ma­cı, “fo­toğ­ra­fın fo­toğ­raf­çı­nın bir ürü­nü ve fo­toğ­raf­çı­ya ait ol­ma­dı­ğı­nı, fa­kat fo­toğ­raf­çı ile fo­toğ­raf­la­nan ki­şi­nin bir kar­şı­laş­ma­sı, ya­ni fark­lı pro­ta­go­nist­le­rin or­tak ürü­nü ol­du­ğu­nu” be­lirt­ti. Bu­na gö­re, her fo­toğ­raf fo­toğ­raf­çı ile fo­toğ­raf­la­nan ara­sın­da­ki kar­şı­laş­ma anı­nın iz­le­ri­ni ta­şır ve kar­şı­la­şan ta­raf­lar­dan hiç­bi­ri­si bu gör­sel ki­ta­be­yi kon­trol ede­bil­me ya­hut iz­ler­de ola­cak­la­rı be­lir­le­ye­bil­me gü­cü­ne sa­hip de­ğil­dir. Fo­toğ­raf hiç­bir za­man ta­mam­lan­mış de­ğil­dir, her an “bek­len­me­yen”in mü­da­ha­le­si­ne açık­tır. Fo­toğ­raf hiç­bir şe­yi sa­bit­le­mez ve kim­se­ye ait de­ğil­dir. Fo­toğ­raf­lar ne me­saj ta­şır ne de ha­ki­kat id­di­asın­da­dır; yal­nız­ca bir söy­lem için baş­lan­gıç nok­ta­sı­dır. Ha­ki­ka­ti ta­şı­ma­dık­la­rı gi­bi onu çü­rüt­mez­ler de. Fa­kat fo­toğ­raf­la­rın ha­ki­ka­ti sun­mu­yor olu­şu, bi­zim ha­ki­kat ara­yı­şın­dan vaz­geç­me­mi­zi ge­rek­tir­mez. Fo­toğ­raf ha­ki­ka­ti ta­şı­maz ama ha­ki­kat için de­lil­ler su­nar. Yi­ne de bir su­çun ya­hut ada­let­siz­li­ğin fo­toğ­ra­fı da­hi bir de­lil ol­ma­nın çok öte­sin­de­dir; o üze­ri­mi­ze bir gö­rev ve so­rum­lu­luk yük­ler. İş­te fo­toğ­ra­fın bu yu­la­rın­dan bo­şan­mış ha­li fo­toğ­ra­fa öz­gü etik ve si­ya­set me­se­le­le­ri­ni yep­ye­ni bir tarz­da dü­şün­me­yi icap et­ti­rir. Özet­le Azou­lay, si­ya­set için gör­sel me­kan ya­rat­ma­da fo­toğ­ra­fın oy­na­dı­ğı ro­lü sor­gu­lu­yor ve fo­toğ­ra­fın si­ya­si ve ah­la­ki sta­tü­sü­nü ku­şa­tı­cı bir şe­kil­de ye­ni­den dü­şün­me­yi öne­ri­yor­du.

İs­ra­il dev­le­ti­nin yurt­taş­la­rı ol­ma­yan Fi­lis­tin­li­le­rin 1948’den bu ya­na çe­kil­miş fo­toğ­raf­la­rın­dan ha­re­ket­le İs­ra­il ulus dev­le­ti için­de­ki ‘ken­di’ yurt­taş­lı­ğı­nı sor­gu­la­ma­ya ve ta­nım­la­ma­ya ça­ba­la­dı­ğı­nı be­lir­ten ve fo­toğ­raf kav­ra­mı­nı si­ya­set te­ori­si bağ­la­mı­na otur­ta­rak fo­toğ­raf üze­rin­den ‘yurt­taş­lık’ kav­ra­mı­nı sor­gu­la­yan Azou­lay, si­ya­set fel­se­fe­si­nin ‘top­lum­sal söz­leş­me’ te­ori­le­ri­nin di­key düz­lem­de dev­let­le yurt­taş ara­sın­da­ki mu­ka­ve­le­den öte bir öne­ri ge­tir­me­me­si do­la­yı­sıy­la ye­ter­siz kal­dı­ğı­nı, hal­bu­ki için­de ya­şa­dı­ğı­mız dün­ya­da yurt­taş­lı­ğın da­ha ge­niş bir kav­ram ola­rak ya­tay düz­lem­de si­vil bir çer­çe­ve­de ye­ni­den dü­şü­nül­me­si ge­rek­ti­ği­nin al­tı­nı çiz­di. Fo­toğ­ra­fın Si­vil Söz­leş­me­si baş­lık­lı ki­ta­bın­da mo­dern yurt­taş­lık ta­ri­hi­nin anah­tar me­tin­le­ri sa­ya­bi­le­ce­ği­miz İn­san ve Yurt­taş Hak­la­rı Be­yan­na­me­si’ni, ay­rı­ca Gi­or­gi­o Agam­ben, Han­nah Arendt, Oly­mpe de Gou­ges ve Je­an-Fran­ço­is Lyo­tard’ın il­gi­li eser­le­ri­ni sı­kı bir şe­kil­de de­net­le­yen Azou­lay’a gö­re fo­toğ­raf hem bi­rey­ler­le on­la­rı yö­ne­ten güç ara­sın­da­ki bir di­zi iliş­ki­dir hem de bu gü­cü sı­nır­lan­dı­ran eşit bi­rey­ler ara­sın­da­ki bir iliş­ki bi­çi­mi­dir. O hal­de şu so­ru so­rul­ma­lı: Fo­toğ­raf­ta­ki öz­ne­nin ba­na hi­tap et­ti­ği bu me­kan ne­dir? O po­li­tik bir me­kan­dır. Pe­ki bu po­li­tik me­kan­da bir­bi­ri­miz­le olan bağ­la­rı sağ­la­yan ne­dir? Azou­lay’a gö­re öz­ne­ler ara­sın­da­ki bu bağ­lan­tı­yı fo­toğ­ra­fın si­vil söz­leş­me­si sağ­lar. Fo­toğ­ra­fın Si­vil Söz­leş­me­si baş­lık­lı ki­tap, dev­let­siz bir kim­se da­hi ol­sa, di­ğer­le­ri­ne fo­toğ­raf­lar ara­cı­lı­ğıy­la hi­tap eden ya­hut fo­toğ­ra­fın mu­ha­ta­bı olan ki­şi­nin na­sıl fo­toğ­raf yurt­taş­la­rın­dan bir yurt­taş ola­ca­ğı­nı gös­te­ri­yor. Fo­toğ­ra­fın si­vil söz­leş­me­si, ki­şi­nin di­ğer­le­riy­le bir id­di­ası­nı pay­la­şa­bil­me­si­ni ya­hut di­ğer­le­ri­ne hi­tap ede­bil­me­si­ni sağ­lı­yor. Fo­toğ­ra­fın si­vil söz­leş­me­si, Su­san Son­tag’ın Re­gar­ding the Pa­in of Ot­hers’da or­ta­ya koy­du­ğu fo­toğ­raf an­la­yı­şın­dan çok fark­lı­dır; çün­kü Azou­lay’ın bi­ze gös­ter­di­ği 1982’de çe­kil­miş fo­toğ­raf­ta­ki Fi­lis­tin­li bak­kal, ka­me­ra­ya doğ­ru kal­dı­rıp elin­de tut­tu­ğu kı­rık as­ma ki­lit­le İs­ra­il or­du­su­nun sal­dı­rı­la­rı­nın de­li­li­ni su­nu­yor ama onun yü­zün­de hiç­bir acı ifa­de­si yer al­mı­yor; bu yüz­den, Azou­lay’a gö­re o, acı­sı­nı ser­gi­le­yen bir kur­ban de­ğil, mu­ha­tap­la­rı­na olan bi­te­ni gös­te­ren et­kin bir fa­il­dir.

Daha fazla göster

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir