Çin İzlenimleri

Paylaş:

Çin gi­bi bir ül­ke­de sa­de­ce beş al­tı ay­lık bir tec­rü­be­nin ışı­ğın­da hem mev­cu­du hem müm­kü­nü hem mu­hay­ye­li an­la­mak çok ko­lay ol­ma­sa da böy­le bir de­ğer­len­dir­me ya­zı­sı­nı yaz­ma­nın vak­ti ge­lip ge­çi­yor­du. Bu se­bep­le en azın­dan yaz­mak is­te­dik­le­ri­mi to­par­la­dı­ğı­ma inan­dı­ğım bir an­da git­me­den ön­ce mu­hay­yi­lem­de can­lan­dır­dı­ğım Çin ile gör­dük­ten son­ra­ki iz­le­nim­le­ri­mi bir ara­ya ge­tir­me­ye ça­lı­şa­ca­ğım. Ni­te­kim gur­bet en saf an­la­mı ile uza­ğın ta­dın­dan bir tat al­mak­sa ben de bu ta­dı sev­dik­le­rim­le pay­laş­mak is­te­rim, acı­sıy­la tat­lı­sıy­la.

Şe­hir de­yin­ce…

Şe­hir ke­li­me­si­nin an­la­mı­nı Mus­ta­fa Özel’in Me­di­ne Pa­za­rı’nı an­lat­tı­ğı gün­ler­de dü­şün­me­ye baş­la­mış­tım. İs­lâ­mî bir ge­le­nek­le yoğ­rul­muş Ana­do­lu şe­hir­le­rin­de ya­şar­ken, mo­dern dö­nem şe­hir­le­ri­nin özel­lik­le Av­ru­pa’da or­ta­ya çı­kar­dı­ğı in­san ti­pi­ni ve bu in­sa­nın ya­şam tar­zı­nı an­la­ma­ya ça­lış­mak çok ko­lay de­ğil­di. An­cak ha­ya­tım­da bu­nun is­tis­nai ör­ne­ği­ni Ha­ber­mas’ın Ka­mu­sal­lı­ğın­Ya­pı­sal Dö­nü­şü­mü ad­lı ki­ta­bı­nı okur­ken ya­şa­dım. Ha­ber­mas 19. yüz­yıl Pa­ris’ini an­la­tır­ken, in­san­la­rın ufak caféler­de si­ya­set, eko­no­mi, fel­se­fe, sa­nat hak­kın­da ko­nuş­ma­ya baş­la­ma­la­rı­nı bir an­lam­da ka­mu­sal­lı­ğın bir dö­nü­şü­mü ola­rak okur ve son­ra­sın­da ise mo­dern bir dö­ne­min adım­la­rı­nın bu in­san ti­pi üze­rin­den en­tel­lek­tüe­li, tüc­ca­rı ve bü­rok­ra­si­si ile atıl­ma­ya baş­la­dı­ğı­nı söy­ler. Çok son­ra­la­rı ben­zer bir ile­ti­şim ağı­nın, bi­zim top­rak­la­rı­mız­da bel­ki yüz­yıl­lar­dan be­ri şi­ir, hi­kâ­ye,tür­kü­ler ve­ya mi­ma­rî ara­cı­lı­ğı ile ge­liş­ti­ği­ni far­ket­tim. Bu far­kın­da­lık, ha­liy­le di­ğer şe­hir­le­rin han­gi ile­ti­şim yön­tem­le­ri ile ken­di iç di­na­mik­le­ri­ni oluş­tur­du­ğu so­ru­su­nu ak­lı­ma ge­tir­di. Pe­kin’e ayak ba­san he­men he­men bü­tün ta­nı­dı­ğım Türklerin en bü­yük so­ru­nu da bu ile­ti­şim araç­la­rı­nın sı­kı sı­kı­ya dev­le­te bağ­lı ol­ma­sın­dan kay­nak­la­nı­yor­du. Ör­ne­ğin Cu­ma na­ma­zı çı­kı­şın­da ca­mi önün­de­ki bir­lik­te­lik­ler bir çay oca­ğın­da ya da ca­mi kah­ve­ha­ne­sin­de de­vam ede­mi­yor­du. Bu sa­de­ce Müs­lü­man­lar için de­ğil di­ğer Çin­li­ler için de ge­çer­li. Şe­hir mer­kez­le­rin­de sa­de­ce tu­rist­le­rin otu­rup mu­hab­bet ede­bi­le­ce­ği ka­fe­ler var ama şeh­rin di­ğer böl­ge­le­rin­de, üni­ver­si­te kam­püs­le­rin­de bi­le bu im­kân çok sı­nır­lı. Sa­de­ce bu ör­nek­ten yo­la çı­kıp Ma­o son­ra­sı oluş­tu­rul­ma­ya ça­lı­şı­lan in­san ti­pi üze­rin­de yo­rum ya­pı­la­bi­lir; an­cak her za­man akıl­da tu­tul­ma­sı ge­re­ken şey, mev­cut oto­ri­te­nin ula­şa­ma­dı­ğı ve her tür­lü sos­yal et­ki­ye kar­şı di­re­nen ge­le­nek ve kül­tür­dür. Kı­sa­ca bü­yük şe­hir­ler­de Hu­tong de­ni­len böl­ge­ler ve kü­çük şe­hir­le­rin he­men hep­sin­de çok ge­niş yer bu­lan Çin ge­le­nek­sel sos­yal ha­ya­tı bir­şey­le­rin ula­şa­ma­dı­ğı sos­yal bir di­na­mizm ola­rak oku­na­bi­lir.

Pe­kin’i gör­me­den ön­ce, na­sıl bir şe­hir­le kar­şı­la­şa­ca­ğı­mı bil­mi­yor­dum; dört bin yıl­lık bir me­de­ni­ye­ti mi, yok­sa alt­mış yıl­lık ko­mü­nist re­ji­mi mi yan­sı­tı­yor­du? Çün­kü ne­re­sin­den ba­kar­sak ba­ka­lım öte­ki­ne ka­pı­sı­nı da­ha ye­ni açan bir dev­le­tin sı­nır­la­rı içi­ne gi­ri­yor­duk. Böy­le­ce bir me­de­ni­ye­tin ka­dim top­rak­la­rı­na ayak bas­tı­ğım bi­lin­ci­ni as­la yi­tir­me­me­ye ça­lış­tı­ğım Pe­kin’in, “Bir im­pa­ra­tor­luk şeh­ri na­sıl olur aca­ba?” so­ru­la­rı al­tın­da be­ni kar­şı­la­ya­ca­ğı­nı umut eder­ken bir ya­ban­cı ol­ma­nın ver­di­ği duy­gu­sal his­ler­le ve ufak te­fek ak­si­lik­ler­le baş­la­dı ilk tec­rü­be­le­ri­miz. Is­rar­la bu­ra­da kar­şı­la­şa­ca­ğım her ye­ni -iyi ve­ya kö­tü- şey­le as­lın­da fark­lı tec­rü­be­ler edin­di­ği­mi tek­rar­la­dım dur­dum zih­nim­de. Ve kı­sa bir sü­re son­ra şe­hir bi­ze de­ğiş­miş­li­ği­ni, de­ğiş­ken­li­ği­ni, sa­bi­te­le­ri­ni gös­ter­me­ye baş­la­dı. İlk gel­di­ği­miz gün­ler­de özel­lik­le ha­va­ala­nın­dan şe­hir mer­ke­zi­ne doğ­ru yol alır­ken gör­dü­ğü­müz bü­yük ve ih­ti­şam­lı bi­na­lar, olim­pi­yat ça­lış­ma­la­rı ile bir­le­şin­ce or­ta­ya ger­çek­ten mo­dern ve bir o ka­dar da gör­kem­li bir şe­hir çık­mış. Ben hâ­lâ bin­ler­ce yıl­lık bir me­de­ni­ye­tin şe­hir kül­tü­rü­nü me­rak edi­yor­dum, o da ba­na ıs­rar­la mo­dern yü­zü­nü gös­te­ri­yor­du. Şim­di­lik an­la­dı­ğım ka­da­rı ile mo­dern­li­ği ge­le­nek­le na­sıl bir­leş­ti­rir ve özü­me ya­kın ola­bi­li­rim te­lâ­şı ile yoğ­ru­lan bir şe­hir var kar­şı­mız­da. Şu ana ka­dar gez­di­ği­miz ve gör­dü­ğü­müz yer­ler­de bu iki­si­nin mezce­dil­di­ği­ne şa­hit ol­duk. Ni­te­kim Tia­nen­men Mey­da­nı’nın İm­pa­ra­tor­luk Sa­ra­yı ile bir­le­şen ih­ti­şam­lı gö­rün­tü­sü he­men ya­nı­ba­şın­da­ki öz­gün Çin mi­ma­risi ile bir­le­şin­ce Çin­li­le­rin ta­bi­ri ile bir Çağ­daş Dö­nem (Ma­o son­ra­sı) tab­lo­su or­ta­ya çık­mış. Şeh­rin 30 ki­lo­met­re­lik bir ala­na ya­yıl­mış po­pü­ler yer­le­şim yer­le­ri var. Bu ala­nı Me­ci­di­ye­köy ve Le­vent ile Kı­zı­lay ve Çan­ka­ya bir­le­şi­mi­ne ben­ze­ti­yo­rum. Baş­kent ol­ma­sı ile An­ka­ra, kül­tü­rel mi­ra­sı ile İs­tan­bul­la kar­şı kar­şı­ya­yız. Her ne ka­dar Şang­hay’ın met­hi­ni çok duy­sak da he­nüz gör­me­di­ği­miz için bu de­ğer­len­dir­me­ler­le ye­ti­ne­ce­ğiz. Şeh­rin va­roş­la­rı bir ba­kı­ma mev­cu­du an­la­tı­yor biz­le­re. Bu ih­ti­şa­mın al­tın­da ya­tan fa­kir­lik, ara­da­ki uçu­ru­mu gös­ter­me­si açı­sın­dan ma­ni­dar. Ay­rı­ca bu­ra­da es­ki Pe­kin’i ve ko­mün ya­şam tar­zı­nı gör­mek is­te­yen­ler için “Hu­tong” adı ve­ri­len yer­le­şim böl­ge­le­ri bi­linç­li ola­rak ko­ru­nu­yor. Ta­bii şeh­rin mer­ke­zin­den bun­la­rı kal­dır­mak için uğ­ra­şan­lar var ama “Ee ca­nım, o her yer­de var!” de­yip ge­çi­yo­ruz.

Tür­ki­ye için İs­tan­bul ney­se Çin için de Pe­kin he­men he­men ay­nı öne­me sa­hip. Ara­da önem­li bir fark var ta­bi­i: Baş­kent Pe­kin si­ya­se­tin, İs­tan­bul ise eko­no­mi­nin mer­ke­zi. Pe­kin koz­mo­po­lit bir şe­hir ve bu özel­li­ği ona ay­nı za­man­da bir­çok önem­li un­sur ka­tı­yor. Bun­lar­dan en önem­li­si yüz­leş­me­le­rin gün geç­tik­çe hız­la­na­rak de­vam et­me­si­dir. Ba­tı ile yüz­leş­me me­se­le­si Türk aka­dem­ya­sın­da il­ginç tar­tış­ma­la­rı gün­de­me ge­ti­rir­ken bu­ra­da bu yüz­leş­me için ka­fa yo­ra­cak za­man bi­le yok. Ör­ne­ğin Se­ne­gal­li Ba­ba­ka’nın ten ren­gi­nin bo­ya olup ol­ma­dı­ğı­nı me­rak eden Çin­li ile, son mo­del BMW’ye bi­nip, sa­nat mer­kez­le­rin­de ti­yat­ro iz­le­yen, ope­ra din­le­yen bir Çin­li ay­nı me­kân­da ya­şı­yor.

Sos­yal Ha­yat mı, Sos­ya­list Ha­yat mı?

Psi­ko­lo­jik ve mad­dî şart­la­rı uy­gun ol­duk­tan son­ra bir ya­ban­cı­nın şeh­re kı­sa sü­re­de alış­ma­ma­sı için hiç bir se­bep yok. Bu iki nok­ta­yı vur­gu­la­ma­mın se­be­bi ise Çin’de bir Müs­lü­man ola­rak ya­şa­ma­nın ge­tir­di­ği zor­luk­lar ve fay­da­lar. Fay­da, zor­luk­lar aşıl­dık­ça zor­luk­la­rın bel­ki kat­be­kat mis­li ge­ri dö­nü­yor. Ör­ne­ğin ba­ha­rat ko­ku­su­na alış­tık­tan son­ra, ye­mek so­ru­nu­nu çö­züp hu­zur­la ça­lış­ma­la­rı­nı­za dö­ne­bi­li­yor­su­nuz. An­cak me­se­le­ler bu­nun­la bit­mi­yor. Be­nim ta­bi­rim­le şe­hir­de ka­pi­ta­liz­mi köy­de ko­mü­niz­mi ve­ya ev­de ko­mü­niz­mi dı­şar­da ka­pi­ta­liz­mi, ya­kın çev­re­sin­de ko­mü­niz­mi di­ğer­le­ri­ne kar­şı ka­pi­ta­liz­mi  ya­şa­yan in­san­lar ah­lâ­kî an­lam­da her tür­lü eroz­yo­na uğ­ra­mış. Hâl böy­le olun­ca, her ne ka­dar biz­ler ka­dar ka­fa­sı ka­rı­şık ol­ma­sa da ara­da kal­mış bir ne­sil or­ta­ya çı­kı­yor. Ça­lış­kan­lık­la­rı ve ta­ham­mül­le­ri ile di­ren­me­ye ça­lış­sa­lar da mo­dern ha­ya­ta ek­lem­len­miş ha­yat bi­çim­le­ri ah­lâ­kî ba­kım­dan çok yıp­ra­tı­cı bir in­san ti­pi or­ta­ya çı­kar­mış. Bu söy­le­dik­le­ri­mi bel­ki bi­zim ya­şa­dı­ğı­mız kül­tü­rel şo­kun ala­met­le­ri ola­rak oku­ya­bi­lir­, ha­ya­tın a’dan z’ye bü­tün alan­la­rın­da bu­nu far­k edebilirsiniz.

Bu­ra­da ta­ri­hî se­bep­ler­le açık­la­na­bi­le­cek iki tip in­san­dan söz et­mek müm­kün. Bi­rin­ci­si, im­pa­ra­tor­luk ge­le­ne­ğiy­le yoğ­rul­muş, onun­la an­lam bul­muş in­san. Ki her tür­lü mü­da­ha­le­ye rağ­men ken­di var­lı­ğı­nı ya­şat­ma­ya de­vam edi­yor. En önem­li özel­li­ği ise ken­di­ni di­ğe­ri üze­rin­den de­ğil yi­ne ken­di üze­rin­den ta­nım­la­ma­sı. Ya­ban­cı­lar­la ara­sı en iyi ke­sim. On­la­rı, iş­ga­le ge­len bir düş­man de­ğil de, san­ki kos­ko­ca­man bir me­de­ni­yet ta­şı­nın için­de kay­na­ma­ya gel­miş in­san­lar gi­bi gö­rü­yor ve bir o ka­dar ra­hat ta­vır­lar­la ha­re­ket edi­yor­lar. Ko­mü­nist dö­nem bo­yun­ca ne yap­tık­la­rı­nı dü­şü­nün­ce ay­nı ol­gun­luk ve sa­bır­la bu­nu da gö­ğüs­le­ye­bil­dik­le­ri­ni sanıyorum. Ni­te­kim, Ma­o’nun ölü­mün­den he­men son­ra baş­la­tı­lan eko­no­mik açı­lım­lar bu­nu gös­ter­miş­tir. Ya­ni hiç bir şe­kil­de pa­ni­ğe, te­lâ­şa ka­pıl­mı­yor­lar ve bir çö­züm üre­te­cek­le­rin­den emin­ler.

İkin­ci tip in­san, ko­mü­nist dö­nem­de, bu bi­linç­le ye­ti­şen­ler. Bi­rin­ci­le­re na­za­ran da­ha ak­tif ve da­ha ka­rar­lı­lar. İde­o­lo­ji­nin sos­yal ha­ya­tı şe­kil­len­di­re­bil­di­ği öl­çü­de dü­zen­le­ri­ni ona uy­dur­ma­ya ça­lı­şı­yor­lar ve bu­na ger­çek­ten iman edi­yor­lar. Bu se­bep­le ya­ban­cı­la­ra kar­şı ga­rip tu­tum­lar ta­kı­na­bi­li­yor­lar.

Bu iki ör­ne­ği şeh­rin bü­tün sos­yal me­kân­la­rın­da, ke­sim­le­rin­de gör­mek müm­kün: Yol­cu­lar, şo­för­ler, yurt gö­rev­li­le­ri, ka­si­yer­ler, tez­gâh­tar­lar, tak­si­ci­ler, po­lis­ler vs. He­men her yer­de bu iki tip in­san ve iki fark­lı dö­nem gö­zü­nü­ze çar­pı­yor. So­nuç ola­rak bu­gün hız­la de­ği­şen ve zen­gin­le­şen Çin, bü­tün bu atı­lı­mı ikin­ci ka­te­go­ri­de­ki­ler­le ya­pı­yor.

Mo­dern ile ge­le­nek ara­sın­da Eği­tim ve Çin­ce

El­çi­lik­te­ki bay­ram re­sep­si­yo­nun­da ko­nuş­tu­ğu­muz kâ­tip­ler bu­ra­da Çin­ce öğ­re­nip aka­de­mik ça­lış­ma yap­mak is­te­di­ği­mi du­yun­ca he­men gü­lüm­se­di­ler. Çün­kü bu za­ma­na ka­dar böy­le bir ça­lış­ma ya­pan Türk ne ya­zık ki yok. Son dö­nem­de bir­çok ki­şi de­ne­me­ye kal­kış­sa da yol ka­za­la­rı bu­na pek im­kân ver­mi­yor. Çün­kü Çin eği­tim sis­te­mi için­de mo­dern eği­ti­min ye­ri bü­yük bir tar­tış­ma ko­nu­su. Sa­de­ce ve­ri­len­le ye­tin­me­niz  ve araş­tır­ma­la­rı­nız­da po­li­tik kay­gı­lar­dan do­la­yı ola­bil­di­ğin­ce has­sas dav­ran­ma­nız ge­re­kir.

Her ne ka­dar dil zor­lu­ğun bir kıs­mı­nı gös­ter­se de içim­de­ki an­la­ma ve bir şey­ler bul­ma me­ra­kı hâ­lâ de­vam edi­yor. Şu ana ka­dar öğ­ren­di­ğim ka­da­rı ile 80.000 ka­rak­te­ri olan bir di­lin sa­de­ce gün­lük ya­şan­tı­sı­nı çöz­mek bir se­ne­ni­zi ala­bi­lir. Şim­di­lik haf­ta­da 100 ke­li­me ez­ber­li­yo­ruz. Ge­ri dö­nü­şü zor bir dil; ka­na­atim­ce böy­le ol­ma­sı­nın se­be­bi öğ­re­nir­ken top­lam üç me­se­le­ye odak­lan­ma­sı­dır. Bi­rin­ci­si ke­li­me an­lam­la­rı, ikin­ci­si ke­li­me­le­rin ka­rak­ter­le­ri ve üçün­cü­sü de ton­la­ma­lar. Hong Kong ve gü­ney ke­sim­le­rin ba­zı yer­le­rin­de on ton ile ko­nuş­tuk­la­rı­nı öğ­re­nin­ce dört ton­lu Man­da­rın di­li­ne şük­ret­tim. Şu­nu da be­lirt­mek­te fay­da var: Çin­ce­yi ne­re­de öğ­re­ne­ce­ği­niz de önem­li. Mo­dern eği­ti­min zer­re­sin­den bah­se­de­me­ye­ce­ği­miz bir sis­te­me alış­mak ko­lay de­ğil ta­bi­i.

En azın­dan Tür­ki­ye’de kö­tü­le­nen ez­ber yön­te­mi­nin bu­ra­da tek ve al­ter­na­tif­siz olu­şu­nu gör­dük­çe ken­di ken­di­me gü­lü­yo­rum. Her gün bir ha­fız gi­bi me­tin, ka­rak­ter­ler ve ton­la­ma­lar­la Çin­ce öğ­ren­me­ye ça­lı­şan bir­çok Av­ru­pa­lı­yı gör­mek ma­ni­dar doğ­ru­su. Ga­ze­te oku­ma­nın da­hi ay­rı bir eği­tim se­vi­ye­si ge­rek­tir­di­ği bir kül­tür­de bi­sik­let­çi­nin, ma­na­vın elin­de­ki ka­lın ki­tap­la­rı gö­rün­ce in­san şa­şır­ma­dan ede­mi­yor. Ör­ne­ğin gün­lük ko­nuş­ma di­li için en az 3000 ka­rak­ter, ga­ze­te oku­ya­bil­mek için 7000 ka­rak­ter ve aka­de­mik bir ça­lış­ma­yı hak­kı ile ya­pa­bil­mek için 10000 ka­rak­ter bil­me­nin ge­rek­ti­ği söy­le­ni­yor.

Eği­ti­mi­mi­ze de­vam et­ti­ği­miz “Pe­king Üni­ver­sity”, (üni­ver­si­te­nin is­mi­ni bu şe­kil­de yaz­ma­mın se­be­bi bu­ra­da çok ka­rış­tı­rıl­ma­sı) Çin’in en iyi iki üni­ver­si­te­sin­den bi­ri ve he­men her­kes bu is­mi kul­la­nı­yor. Çin­ce­si “Bei Jing Da Xu­e” bu­ra­da kim­se ta­ra­fın­dan kul­la­nıl­mı­yor ama adı­nın ba­şın­da “Bei Jing” bu­lu­nan bir­çok üni­ver­si­te var. Bu se­bep­le üni­ver­si­te­nin İn­gi­liz­ce­sin­de böy­le bir de­ği­şik­li­ğe git­miş­ler. Üni­ver­si­te beş yüz yıl­lık bir im­pa­ra­tor­luk bah­çe­si­nin içi­ne ku­rul­muş. Mer­ke­ze 22 ki­lo­met­re uzak­lık­ta ve im­pa­ra­to­run Yaz­lık Sa­ra­yı’­nın he­men ya­nı­ba­şın­da. İm­pa­ra­to­run din­len­me me­kân­la­rın­dan bi­ri olan kam­pü­sün için­de­ki göl ve di­ğer dü­zen­le­me­ler ha­ki­ka­ten bu za­ma­na ka­dar kam­püs has­re­ti için­de ya­nıp tu­tu­şan be­nim için çok ra­hat­la­tı­cı ol­du. Ge­nel­de ak­şam üze­ri çık­tı­ğım gö­lün çev­re­sin­de ge­zer­ken Tür­ki­ye’de­ki şart­la­rı­mı­zı dü­şün­me­den ede­mi­yo­rum. Bel­ki bu­nu eği­tim ka­li­te­si yük­sek baş­ka bir ül­ke­de de söy­le­ye­bi­lir­dim ama Çin’deki üni­ver­si­te­lerde bu ra­hat­lı­ğı gör­mek bi­raz da­ha fark­lı.

Son not­lar

Son ola­rak yüz­leş­me­den bah­set­mek is­ti­yo­rum. Sa­de­ce Sa­rı Ir­ma­ğın in­san­la­rı ile de­ğil di­ğer ül­ke va­tan­daş­la­rı ile de yüz­le­şi­yo­ruz. Ken­di­si­ni al­ter­na­tif bir sis­te­mik güç ola­rak gör­mek is­te­yen Çin Dev­le­ti, ken­di di­li­ni yay­mak için baş­kent­te BM ha­va­sın­da bir or­tam ha­zır­la­mış. Bu­nun so­nu­cun­da ise is­mi­ni ha­ri­ta­dan zor­luk­la anım­sa­ya­bi­le­ce­ği­niz ül­ke­le­rin in­san­la­rı bu­ra­ya gel­miş. Yüz­leş­me yüz de­ğiş­tir­me­yi de­ğil yü­zü­nü ko­ru­ma­yı esas alır, ka­na­atin­de­yim. Yüz­leş­me me­se­le­si­nin özel­lik­le bi­zim için bir an­lam ifa­de et­me­si ge­re­ki­yor. Çün­kü Tür­ki­ye’nin sö­mü­rül­me­me­si­nin bel­ki de sö­mü­rü­le­me­me­si­nin so­nuç­la­rı­nı ra­hat­lık­la gö­re­bi­li­yor­su­nuz bu­ra­da. Ör­ne­ğin her­ke­sin ra­hat­lık­la an­la­şa­bi­le­ce­ği ulus­la­ra­ra­sı bir di­le sa­hip ol­du­ğu­nu gör­mek çok il­ginç bir du­rum. Su­dan­lı­lar İn­gi­liz ak­sa­nı ile İn­gi­liz­ce ko­nu­şu­yor; çün­kü İn­gi­liz sö­mür­ge­sin­den kur­tul­muş­lar. Kü­ba­lı­lar ve La­tin Ame­ri­ka­lı­la­rın ço­ğu bir­çok in­san­la İspanyolca an­la­şa­bi­li­yor. Or­ta As­ya­lı­la­rın he­men hep­si bir­bir­le­riy­le Rus­ça ile an­la­şı­yor. Çin’i ve Çin­ce­nin et­ki ala­nı­nı hiç dü­şün­me­den Arap­ça bi­len Ku­zey Af­ri­ka­lı­lar, Fars­ça­da bir­le­şen Ta­cik­ler, Pa­kis­tan­lı­lar, İran­lı­lar vs. Bü­tün bun­lar olup bi­ter­ken ken­di­mi­ze dö­nüp ba­kı­yo­ruz. Ve hat­ta bir­bi­ri­mi­ze so­ru­yo­ruz: İn­gi­liz­ce­miz Ame­ri­kan İn­gi­liz­ce­si mi yok­sa İn­gi­liz mi? Ni­jer­ya­lı Ab­düs­se­lam “İn­gi­liz, İn­gi­liz” de­se de biz ken­di­mi­zi “Tür­ki­ye İn­gi­liz­ce­si” eko­lü­ne uy­gun gör­dük. An­cak asıl so­ru hâ­lâ ce­vap­lan­ma­dı. Bun­ca in­san ana­di­li gi­bi bir ya­ban­cı dil ko­nu­şur­ken bi­zim böy­le bir ai­di­yet his­se­de­me­yi­şi­mi­zin se­be­bi ne? Bu­nun ce­va­bı­nı şim­di­lik sö­mür­ge­leş­ti­ri­le­me­miz­de bu­lu­yo­rum; di­li­mi­zi, en azın­dan zih­ni­mi­zi arın­dı­ra­bi­le­ce­ği­miz bir süz­geç ola­rak gö­rü­yo­rum. So­ru şu: Ama na­sıl bir dil?

Daha fazla göster

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir